Tepe Menü

Ana Menü

Alt Menüler Kategoriler

İçerik

HOŞGELDİNİZ , Toplam : 25,636 , Yorum : 4,477

 

Etiketler: Merkez Efendi Merkez Efendi 

Merkez Efendi

Osmanlılar zamanında İstanbulda yetişen büyük velîlerden. İsmi Mûsa olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu.Denizlinin Sarhanlı köyünde, 1463 (H.868) senesinde doğdu. 1551 (H.959) senesinde İstanbulda v...



Merkez Efendi

Osmanlılar zamanında İstanbulda yetişen büyük velîlerden. İsmi Mûsa olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu.Denizlinin Sarhanlı köyünde, 1463 (H.868) senesinde doğdu. 1551 (H.959) senesinde İstanbulda vefat etti.

Mûsa Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekası ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı. Önce kendi memleketinde, sonra Bursa ve İstanbuldaki medreselerde tahsîl yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kadı Beydavî Tefsîrinin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsîline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip, oralardaki alimlerin sohbetlerine katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsîlini bitirdi. Çevresinde sayılan bir alim oldu. İlimdeki yüksekliğini, zamanının alimleri tasdîk ettiler. Nitekim, Şeyhulislam Ebüssüûd Efendinin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Mûsa Efendi, Koca Mustafa Paşadaki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinan hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat bazı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Bir gün rüyasında Sünbül Efendinin, kendi evine geldiğini gördü. SünbülEfendiyi içeri koymamak için hanımı ile kapının arkasına pek çok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. FakatSünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandı. Bu sırada uyanan Mûsa Efendi, yaptığı hatayı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinan hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinanın camiine gidip vaz ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinan, vaz esnasında Taha sûresinin bazı ayet-i kerîmelerini tefsîre başladı.Tefsîrden sonra; "Ey cemaat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hatta Mûsa Efendi de anladı." buyurdu.Sonra aynı ayet-i kerîmeleri daha yüksek manalar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar; "Ey cemaat! Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Mûsa Efendi de anlamadı." buyurdu. Mûsa Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinan hazretleri, o gün Taha sûresini yedi türlü tefsîr etti. Mûsa Efendinin kürsî arkasında olduğunu, zahiren görmediği halde anlamıştı.
Vaz bitti, namaz kılındı, herkes camiden çıktı. Sadece Sünbül Efendi kalınca, Mûsa Efendi huzûruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: "Ey Muslihuddîn Mûsa Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!" buyurunca, Mûsa Efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affının kabûlü ve talebeliğe alınması için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini, dergahta hizmete başlamasını söyledikten sonra; "Artık Allahü tealanın zatı ve sıfatları hakkında marifet sahibi olmak zamanıdır." buyurdu.
Bundan sonra Mûsa Efendi hergün Sünbül Sinanın dergahına gelip, ondan ders almağa ve hizmete başladı. Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Mûsa Efendiye; "Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?" diye sordu. Mûsa Efendi; "Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem öyle bir tatlı nizam içinde ki, buna bir şey ilave etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez." dedi. Sünbül Efendi bu cevap üzerine; "Âferin Mûsa Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn olsun." dedi. Böylece Mûsa Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur oldu.

Sünbül Efendinin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle manevî dereceleri katetti. Pek zekî olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında riyazet ve mücahedeler yaparak, yani nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine icazet, diploma verdiği sıralarda, Aksarayda Kovacı Dede dergahına hoca tayin edildi. Kısa sürede, dergah talebelerle dolup taştı.Merkez Efendinin namı her tarafa yayıldı. MerkezEfendi, hocası Sünbül Sinanın kızı Rahime Hatun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül Efendi; "Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz." dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendinin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendiye; "Ey Mûsa Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı. İmtihanı kazandın." buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hatunu, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendiye nikah etti ve evlendirdi.

Düğünden birkaç gün sonra, Sünbül Efendi, kızı Rahime Hatunun evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu halini hayretle gören Sünbül Efendi; "Rahimecik ne yapıyordun?" diye sorunca; "Talebelere çorba pişiriyordum" cevabını verdi.

Yavuz Sultan Selîm Hanın kızı Şah Sultan, zevci Sadr-ı azam Lütfi Paşa ile Yanyadan İstanbula gelirken, yolda eşkıyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü tealanın izni ile, zamanın evliyasından Merkez Efendi karşılarına çıkıverdi. Önceden orada olmadığı halde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendiyi gören haydutlar, şaşkına döndüler. Eşkıya reisi, Merkez Efendinin heybeti karşısında selameti kaçmakta buldu. Diğerleri de kaçıp orayı terkettiler. Eşkıyanın ortadan çekilmesiyle Merkez Efendi de bir anda kayboldu. Bu hali hayretle seyreden Lütfi Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendiyi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendinin bu kerametinden dolayı, İstanbulda Eyüb Bahariyede onun adına bir cami ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendiyi buraya tayin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez EfendiyeKanûnî Sultan Süleyman Han, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Burada da aynı hizmete devam eden Merkez Efendi, Kanûnî Sultan Süleyman Hanın annesinin isteği ve Sünbül Efendinin tenbihi üzerine Manisaya gitti. Valide Sultanın Manisada yaptırdığı imaretin yanındaki dergahta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisada bulunduğu sırada kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifa bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifade edilerek yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi de yapılmaktadır.

Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onları hem zahirî ilimlerde, hem de tasavvufta yükseltmek için, batın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye için riyazet ve mücahedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatliydi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki: "Benim için hayr dua ediniz. Siz günahsız, masumsunuz. Sizin dualarınızı Cenab-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için dua ediniz ki, kıyamette yüzü ak olsun." Çocuklar dua edince de; "Ya Rabbî! Bu masumların dualarını red eyleme." diye Allahü tealaya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.

Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemaatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemaate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; "Hayatımda hiç cemaatsiz farz namaz kılmadım. İmam olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur." buyururdu.Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışır görse, yanına varır ve; "Îmanı bilir misin? Namazın farzları hakkında malûmatın var mı?" der, bilmiyorsa anlatır. "Mümin ile kafiri ayıran fark, namazdır" hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet edilmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklenmesini, aç bırakılmamalarını da tenbih ederdi. İşe başlarken; "Ya Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helalinden rızk kazanmak için çalışıyorum." diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevap verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tanesinin boşa gitmeyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasîhatler ederdi.

İnsanlara vaz ve nasîhat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesire gittiğinde, bir Cuma günü namazdan sonra kürsiye çıkıp vaz etti. Halk, Merkez Efendiyi tanımadıkları için, pek iltifat etmediler. Vazı dinlemeyip, teker teker camiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; "Halvetî yolunun büyüklerindenmiş." diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu halde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendiye; "Hoca efendi! Giderken camiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!" dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; "Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melaike-i kiram dinlemektedirler." buyurdu ve vazına devam etti. Biraz sonra camiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemaati cami almaz oldu.

Merkez Efendi Manisada iken, Hocası Sünbül Sinan hazretleri 1529 (H. 936) da hastalandı. Vefatından önce talebeleri; "Efendim! Sizden sonra kime tabi olalım?" diye sordular. Onlara; "Taşradan ilk gelecek dostumuz yerimize geçecek." buyurdu. Sünbül Sinanın vefatından sonra, talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisada bulunan Merkez Efendinin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefatından on gün sonra İstanbula geldi. Sünbül Sinanın çok sevdiği talebelerinden Yakub Germi-yanoğlu, Sünbül Efendinin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşadaki dergahına gitti. Dergahta bulunan yeni talebeler Merkez Efendiyi tanımıyorlardı. Yakûb Germiyanoğlu, Merkez Efendiyi kendi odasına davet etti. O gece Yakûb Efendi, Sünbül Efendinin yerine kimin geçmesi lazım geldiğini anlamak için istihare namazı kılıp dua etti. Rüyasında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş. Peygamber efendimiz de hazır bulunmaktaydı. Peygamber efendimizin karşılarında bir kürsî vardı. Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve "Tîn" sûresinin tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın bazan yeşil, bazan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun manasını sorduğunda; "Yeşil renk, dînin zahirî ilimlerinde, siyah renk de dînin batınî ilimlerinde kemal mertebesindeki olgunluğa işarettir." cevabını verdiler. Ertesi gün Yakûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak rüyasını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendiye tabi olup, hocaları Sünbül Sinan hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.

Merkez Efendi bir gün dergahın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: "Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishaneden kurtar. Zîra Allahü teala, beni sıtma hastalığına şifa olarak yarattı." Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; "Burayı kazınız. Sıtmalılara şifa olacak bir su çıkacak" buyurdu. Kazdılar, kırmızımtrak bir su çıktı. Kuyu haline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü tealanın izniyle şifa bulurlardı.Merkez Efendi, senelerce o dergahta talebelere ders vererek, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbulun çeşitli camilerinde halka vaz ve nasîhatlerde bulundu. Onun vazında camiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.

Merkez Efendinin ömrü, hep ibadet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet îtikadını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himaye etmekle geçti. 1551 (H.959) senesi Rebîul-ahir ayının on yedisine rastlıyan Perşembe günü, talebelerine son vasiyetini yaptıktan sonra, Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Cenazesini Şeyhulislam Ebüssüûd Efendi yıkadı. Cuma günü Fatih Camiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssüûd Efendi cenaze namazını kıldırdı. "Dünyada bu kimseyi riyasız olarak görmüştük." dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı. Herkes, bu alim ve velîye hizmet edip, ahirette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Öyle ki, bazan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanûnî Sultan Süleyman Hanın validesi namına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssüûd Efendinin bizzat kendi eliyle defnedildi.Merkez Efendinden sonra, yerine oğlu ve halîfesi Ahmed Efendi talebe yetiştirmeye devam etti.

ISMARLAMAYINCA GELMEZSİN
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehanîzadenin babası Katip Mehmed Çelebi anlattı: "Sünbül Sinan Efendi benim hocamdı. O vefat ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendiye hiç gitmemiştim. Bir gece rüyamda hocam Sünbül Efendiyi gördüm. Buyurdu ki: "Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendiye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!" SabahleyinMerkez Efendinin huzûruna gittim. Beni görünce; "Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Halbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyamet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümîd ederiz." dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum."
1) Şakayik-ı Numaniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.522
2) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1109
3) Kamûs-ul-Alam; c.6, s.4265
4) Tezkire-i Halvetiyye (Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı, No: 1372); s.24b
5) Sefînet-ül-Evliya; c.3, s.268
6) Lemezat; s.236
7) Hadîkat-ül-Cevami; c.1, s.257
8) Tuhfet-ül-Mücahidin; (Nûruosmaniye-2293); v.538 a
9) İslam ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.197



PDF olarak indir!
Arkadaşima Gönder >>

Sizden önce 397 kişi okudu.

<< Önceki     Sonraki >>

 
PUANLAR

Toplam Oy : 2 Puan : 1

1 2 3 4 5
 
YORUMLAR

İlk yorumu yazan siz olmak ister misiniz?

 
SENDE YORUM EKLE

İsim(Rumuz)

:

Email

:

Yorum

:

Yan Bloklar

Footer

yenilmem.com