Tepe Menü

Ana Menü

Alt Menüler Kategoriler

İçerik

HOŞGELDİNİZ , Toplam : 22582 , Yorum : 2260

 

Etiketler: POMAK KELİMESİNİN ANLAMI ÜZERİNE POMAK KELİMESİNİN ANLAMI ÜZERİNE 

Pomaklar Rodop dağlarında yaşayan ve bir kısmı Balkan savaşları sırasında Türkiye’ye göçmüş Müslüman bir Türk toplumudur. Konuştukları dil olan Pomakça  Balkanların parçalanmış kültür yapısına bağlı olarak Türkçe, Bulgarca ve az miktarda Yunanca kelimelerden oluşur. Bu nedenle özellikle Bulgar ve Yunan politikası Balkanlardaki bu Türk toplumunu kendilerine mal etmek yönünde tarihsel verileri çarpıtmaya çalışmaktadırlar.



Gerek Bulgarların gerekse Yunanlıların Pomaklarla ilgilenmeleri onları çok sevdiklerinden ötürü değildir. Hiçbir Pomak Türkü   Rodop dağlarında yüzyıllar süren barış ve güvenliğin ardından Balkan savaşı öncesinde Komita hareketleri sırasında  anarşi ve huzursuzluk nedeniyle yurtlarını terk edip göçmek zorunda kalmalarını unutamaz.
   Dahası hiçbir Pomak Türkünün tarihsel hafızasında Bulgar yada Yunanlının kendisine dost olduğuna dair en ufak bir eğilim kırıntısı yoktur. Ne var ki Bulgar tarihçilerinden başlayıp siyaset adamlarına kadar ısrarla bu çarpıtmalar sürdürülmektedir. Aynı durum Yunanlılar içinde söz konusudur. Yöntem ve amaç her ikisinde aynıdır. Balkanlardaki Türk varlığını mümkün olduğu kadar parçalara ayırmak ve her birine  ayrı bir etnik bilinç yapıştırmağa uğraşmaktır.
   Pomak kelimesinin anlamı üzerinde bir çok görüşler ileri sürülmektedir. Ancak bunlarda iki görüş kanımızca akla daha yatkındır.
   Bilindiği üzere Osmanlı’nın toprak düzeni tımar-has ve zeamet düzenidir. Osmanlı ordusunun bir kısmı barış zamanlarında topraklarını işlerler. Savaş zamanında savaşa giderlerdi. Osmanlı askeri düzeninde “Eşkinci ve Yamak” teşkilatı vardır. 30 kişilik gruplara ayrılan askerlerin 5 tanesi Eşkinci 25 tanesine Yamak denirdi. Eşkinciler savaşa giderler Yamaklar ise onların askeri harcamalarını karşılardı. Eşkincilere başka bir isim olarak “Ellici” denirdi. Savaşa gidenler 50 akçe alır ve bu harcamaları Yamak kalanlar tarafından karşılanırdı.  Osmanlının kullandığı eski yazıda yamak kelimesi  giderek “Pamak” olarak okunmuş ve bu da Halk ağzında Pomak kelimesine dönüşmüştür. Çünkü Orta Rodoplar şivesinde “a” harfi “oa” sesine dönüşür.  
Bunu destekleyen en önemli veri Yamak kelimesinin anlamıdır. “Yamak” yardım eden veya yardımcı demektir. Pomakçada yeralan    Pomağa kelimesi de aynı anlamdadır.  Yamak kelimesinin Pamak kelimesine dönüşmüş hali ile Pomakçadaki Pomak kelimesinin anlamı aynıdır.  Bu teze göre Pomaklar Osmanlı askeri düzeni içinde yer alan kısmen Rodoplarda daha önce var olan Türk toplulukları ile Kısmen Anadoludan Balkanlara göç eden Türklerin karışmasından oluşmuş bir Türk toplumudur.
Zaten Pomak ismi Pomakların kendisine taktığı bir isim olmaktan çok tamamen Balkanlardaki Komita hareketleri sırasında Bulgarların Rodop Türklerine taktığı bir isimdir. Bu isim aslında Rodop Türklerini aşağılamağa yöneliktir. Yani Türklere yardım eden anlamında Bulgarlar tarafından yapılan bir propaganda savaşının sonucudur. Bu tanımlama Rodop Türkleri tarafından iftiharla benimsenmiştir.
İkinci ve çok önemli görüş Türklerin sosyal ve ekonomik hayatında derin izler bırakmış olan Ahilik teşkilatıdır. Anadoludaki Ahilik teşkilatı Rumelinin Osmanlılarca fethinden itibaren Balkanlara taşınmıştır. Ahilik teşkilatı en önce deri ve ayakkabı işleri ile uğraşan debbağ ve kundura esnafının örgütlenmesi ile ortaya çıkmış ve giderek diğer esnafa yayılmıştır.
Ahilik teşkilatı “çırak-kalfa-usta” ilişkisi üzerine kurulmuştur. Bu tanımlama eski Türkçede “Yamak-Halife-Üstad” olarak  başlamış ve giderek bu isimler şimdi bilinen haline gelmiştir. Burada ilginç olan Ahilik örgütünde ilk derece olan Yamak yada çırak tanımlamasıdır.  Yamak-Pamak-Pomak kelimelerine ait dönüşümün Pomakların Türklüğü yönünde önemli bir kanıt olduğu açıktır.
Ahilik konusu bizi önemli bir tarihsel gerçeği hatırlatıyor.  Bulgarlar tarafından Smolyan  olarak değiştirilen ve Rodopların en önemli şehri Paşmaklı‘dır. Paşmaklı kelimesi Başmaklı’dan gelmiştir. Başmak ayakkabı demektir. Rodopların ekonomisinin hayvancılığa  dayanmaktadır. Hayvancılığa dayalı ekonomik faaliyetlerin başlıcaları dokuma, dericilik ve kunduracılıktır. Başmaklı kelimesi bize buradaki deri ve ayakkabı imalatını kanıtlamaktadır. Buda bizi buradaki esnafın Ahilik tarzında örgütlenmiş olduğunu göstermektedir.
Paşmaklı şehrinin önceki ismi ise Ahi Çelebi’dir. Ahi Çelebi  kimdir ? Ahi Ahmet Çelebi, Osmanlı Padişahı II.Selim’in Saray doktoru iken kendisine yararlı hizmetleri nedeniyle dirlik olarak  Paşmaklı şehrinin bulunduğu yerler verilmiştir. Ahi Ahmet Çelebi burayı imar etmiş ve buradaki yerleşim yerine Ahi Çelebi ismi verilmiştir. Ahi Çelebi daha sonra Başmaklı ve giderek Paşmaklıya dönüşmüştür.
Ahi Çelebi ismi yine tezimizi oluşturan Ahiliği güçlendirmektedir. Buradaki Osmanlı Türkleri Ahilik teşkilatına bağlı olarak çalıştıklarından bu örgütün ilk basamağı olan yamak ismi giderek yaygınlaşmış olmalıdır.
Bunun bir başka kanıtı Yunan iddialarını oluşturan Pomakların “Agaryan”lardan geldiği tezidir.  Yunanlıların Pomak Türklerinin kökenine ilişkin olarak ortaya attıkları Agaryan iddiası da Ahilik örgütü ve Pomak kelimesinin kökeni olan Yamak tezinin bir başka kanıtıdır. Ağaryan kelimesi Ahiyan  demektir. Ahiler anlamındadır. Bu dahi Pomakların Ahi örgütüne mensup olduğunun bir başka kanıtıdır.
Böylece Pomak Türklerinin gerek askeri açıdan Osmanlı askeri düzenin Eşkinci-Yamak teşkilatına bağlı oldukları ve gerekse ekonomik açıdan Eski Türk Ekonomik ve Sosyal düzenini oluşturan Ahilik örgütüne bağlı Türk unsurları oldukları şüphesizdir.
Pomak Türklerinin konuştuğu dil olan Pomakçanın içindeki  Slav dil unsurlarının varlığı Balkanlardaki etnik grupların yüzyıllardır barış içinde iç içe yaşamalarında aramak gerekir. Unutulmamalıdır ki, Balkanlardaki etnik unsurlar arasındaki sosyal ve ekonomik ilişkiler bu unsurları birbirine çok yaklaştırmış ve kültürel açıdan bir çok alışverişler ve kaynaşmalar olmuştur. Adetler birbirine benzemiş ve her bir Balkanlı Ulusun diline  bir çok  kelimeler girmiştir.
Balkanlı Ulusların içine girmiş olan Türkçe kelimelere bakıldığında binlerce kelimenin bu dillere yerleşmiş olduğu görülür. Balkanlı ulusların dillerine Türkçe kelimeler girdiği gibi Türkçeye de balkan dillerinden kelimeler girmiştir. Bu durum gayet doğaldır.
Bulgarlar dil açısından Pomakları Bulgar saymaya çalıştıkları gibi aynı gereççe ile Makedonlarında ayrı etnik varlığını inkar etmekte ve onları Bulgar saymaktadırlar. Aynı şeyi Yunanlılarda Pomakların Yunan aslından geldiğini iddia etmekte ve Makedonların etnik varlığını inkar etmektedirler. Bu insan doğasındaki egemenlik içgüdüsünün uluslara yansıyan bir uzantısıdır. Başka ulusları asimile ederek yayılma politikası emperyalizmin özünü oluşturur.
Eğer gerçekten Osmanlı emperyalist olsaydı, bugün balkanlarda hiçbir başka etnik grubun var olmaması gerekirdi. Osmanlı emperyalist değildir. Zira buna Türk milletinin  ps...o-sosyal yapısını oluşturan töresi ve İslam dinine olan bağlılığı izin vermez. Bunun en önemli kanıtı Yavuz Sultan Selimin Balkanlarda bulunan 200 bin Bulgar’ı Musul bölgesine göç ettirmek düşüncesine zamanın Şeyhülislamının karşı çıkması ve engellemesidir. Ve yine Bulgarlar unutmamalıdır ki Kültür emperyalisti Ortodoks Patrikliğine karşı Bulgar Kilisesinin bağımsızlığını sağlayan ve bu surette Bulgar milletinin Rumlar karşısında ayakta kalmasını sağlayan Türklerdir.
Tarih gösteriyor ki Balkanlarda huzur ve istikrarı sağlamış olan Pax Ottomana’ya her zamankinden ihtiyaç vardır. Huzur ve barışı sağlayacak yegane güç ise Türklerdir.



PDF olarak indir!
Arkadaşima Gönder >>

Sizden önce 5934 kişi okudu.

 
PUANLAR

Toplam Oy : 30 Puan : 3,77



1 2 3 4 5
 
YORUMLAR

Bu benim yazım.. Buraya aldığınız için size teşekkür ederim. Her kelimesini taahhüt ederim. Samimiyetle ve araştırmalarım sonucu yazılmıştır. Kesinlikle keyfi yorumlar içermemektedir. Tarihsel verileri süzüp bu yazıyı yazdım. Bu yazımı 03.02.2005 tarihinde Manisa'da yazdım. Daha sonra bir siteye göndermiştim. Bilginin sahibi olmaz. Umumun istifadesine açıktır. M.BOZAL
11.01.2007 Perşembe

Gönderen : bogutevolu , Tarih : 2007-01-11


BEN BATI TRAKYA ISKECELIYIM.BEN BIZZAT,POMAK DIYE DEDIKLERI ZAMAN,BOZULMAM.CUNKU POMAKLARIN TARIHINI BILIYORUM,VE OSMANLI SOYLARINDAN KALAN TURKLERDIR,POMAKCA MAKEDONYA,BATI TRAKYA,VE DOGU TRAKYA,EDIRNE CIVARLARINDA,BUGUNE KADAR KONUSULAN BIR DILDIR.POMAKLAR NE BULGAR NE DE YUNANLIDIR.POMAKLAR TARIH BOYUNCA TURKTULER,VE DAIMA TURK KALACAKLAR.NE MUTKU TURKUM DIYENE.CALISMASINDAN DOLAYI BOGUTEVOLU YA TESEKKUR EDERIM

Gönderen : ILKER , Tarih : 2007-01-20


ben bati trakyaliyim,bizlere burda pomak dedikleri icin,bazilari aliniyor,cunku pomak kelimesinin anlamini bilmiyorlar.pomaklar,TURKTUR.ne derse desinler biz TURKUZ...

Gönderen : anur , Tarih : 2007-01-20


İyiki de pomakım.Niyesme razliçna rabotliva i krasiva (kamatna)hora.Ne zabravayte!!!!!!! POMAK SADECE POMAKTIR BAŞKA HİÇBİRŞEY DEĞİLDİR BU DA HEPİNİZE KAPAK OLSUN.

Gönderen : trakyalı , Tarih : 2007-01-27


manisa ili soma ilçesi pomak kasabası biz ne bulgar nede başka bir toplumun vatamdaşıyız ama biz insanız bugünde bu memleket için canımızı kanımızı hiç düşünmeden vermeye HAZIRIZ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ,

Gönderen : yusuf tutar , Tarih : 2007-01-28


herkes pomaklar gibi iyi insanlar olsaydı keşke.ne mutlu türküm diyene

Gönderen : yasin , Tarih : 2007-01-30


pomaklar bulgarcaya benzeyen bir dil konuşmaktadır ben koşukavaklıyım benim nene ve dedem bir kelime bulgarca bilmez pomakların ise kendilerine has bir dili var

Gönderen : koşukavak , Tarih : 2007-02-16


Pomakların ırkı, asılları ve tamamı değil, sadece Türkiye'dekiler (buradaki herkes Türk olduğu için) Türktürler.
Burada yalan-yanlış yazılanlar bitsin artık.

Gönderen : Kırca Ali , Tarih : 2007-03-05


Kırca Ali kardeşim
burada yanlış-yazılanlar bitsin artık sözünüzün hedefi anlaşılmıyor. Ben gerek www.balkanlar.net te ve gerekse pomaknet.org da ve daha başka sitelerde yazıyorum. yanlış bildiklerimizin doğrultulması açısından size ihtiyacımız olabilir. Buyursunlar..

Gönderen : bogutevolu , Tarih : 2007-03-07


Pomaklarda boşnaklar gibi slavdırlar. Ama hiç bir zaman slavlıklarını kabul etmemiş dinlerinin aynı olması ve kültürlerinin türklere yakın olması nedeniyle ve türk hissiyatı altında kimliklerinden feragat etmişlerdir.

Gönderen : pomak , Tarih : 2007-03-14


pomakların dili hiçbir zaman ne bulgarca ne de yunancadır. pomakça farklı bir lehçedir. ama hiçbir zaman pomaklar kendilerini türkten başka bir ırk olarak düşünmezler ve yaşamazlar.pomaklar türktür ve hepsi türk olarak ölürler. ben bir pomak olarak bunları yazıyorum ve kimse pomaklar hakkında yanlış düşünmesinler. pomaklar her zaman türklükleriyle gurur duyarlar.

Gönderen : bir pomak , Tarih : 2007-04-20


Benim ailem Yunanistan göçmeni yani bir POMAK ım.(Xanthi-Thermes-Diasparto)benim babam zamanında köye gelen Bulgar çetelerinin onlara cok zor durumda bıraktığını cogu kez onlara ve köyde bulunan diğer insanlardan zorla bişey ler vermelerini istediklerini hatta bir kaç kez bizim evin altında bulunan ağılda konakladıklarını daha sonra dan Yunan askerlerinin bunları kovalamak için geldiklerinde de bunların bir müddet oralarda görünmediğini daha sonra dan yine geldiklerinden bahsetti.Birkaç kez bu şekilde olunca dedem rahmetli 3 kez iskece ye giderek ailesini alıp Türkiye ye gelmek için başvurur ve bundan sonra Türkiye ye yerleşmişlerdir.Biz POMAK ız bizim vatanımız yok yani Haymatlos uz(Yani Vatansız).Ama BİR MİLLETİN TOPRAKLARINI ELE GECİRİP HALKI YOK EDEBİLİRSİNİZ BAYRAĞINI YOK EDİP İNSANLARINI BAŞKA BİR MİLLETİN HİMAYESİ ALTINA ALABİLİRSİNİZ.aNCAK BİR MİLLETİN DİLİ Nİ YOK EDEMEDİĞİNİZ SÜRECE O MİLLET YAŞIYOR DEMEKTİR.BİZ VATANSIZ,BAYRAKSIZ YURTSUZ BİR MİLLET OLABİLİRİZ AMA DİLİMİZ YANİ POMAKCA VARSA BİZ HALA YAŞIYORUZ DEMEKTİR.BİZ POMAKIZ

Gönderen : Diasparto , Tarih : 2007-07-29


bende pomağım ve kendimi tam bir türk hissediyorum.çünkü TÜRKÜM.nereden göç ettiğim önemli değil nerede olduğum ve ne için yaşadığım önemli.keşke herkes de böyle düşünse.kimse kimsenin türklüğünü sınamaya kalkmasın türküz diye geçinip bu ülkeyi bölemeye çalışanları da biliyoruz-türküz diye geçinip bu ülkeyi sömürmeye devlet malını deniz gören insanları da biliyoruz.

Gönderen : figen , Tarih : 2007-09-04


25 Eylül 1913
Hükümet, “bağımsızlık” ilanından, dünya devletlerini de (düvel-i muazzamaya) şu “resmi” yazısıyla haberdar etti :

GARBİ TRAKYA
UMUM MİLLİ KUVVETLER
KUMANDANLIĞI
Aded 4
Fransızca olarak Süleyman askeri bey
Tarafından kaleme alınmıştır
Düvel-i muazzamaya tebliğ sureti
12 Eylül 1329
Asalet-meab sefir cenabları

BULGARLARIN Türklere ve müslüman kardeşlerimize yaptıkları mezalimi gören ve feryad ve figanlarını işidenler bulunmadı, aldıran bile olmadı. DEMET DEMET MÜSLÜMANLAR DOĞRANARAK Koşukavak’ın Papaslı köyü deresinde hala kokmakda ve taaffünden yanlarına varılamamakta olan sekiz yüzü mütecaviz boğazlanan bedbahtların kokusunu bile alan olmadı. CAN GİTTİ, IRZ GİTTİ, MAL İSE HESABDA DEĞİL. Can gitti, ırz gitti, mal ise hesabda değil. Üstelik te geri kalan İHTİYAR VE KADINLARLA ÇOCUKLARIN SÜNGÜLER ALTINDA SÜRÜLEREK, KİLİSELERE TOPLATILARAK HRİSTİYAN YAPILDIKLARINDAN da kimseler güya haber alamadı. Şenaatin her türlüsüne adeta göz yumuldu. “İKİ EL BİR BAŞ İÇİNDİR” dedik, naçar SİLAHIMIZA SARILDIK. GARBİ TRAKYA HALKINI BU MEZALİMDEN KURTARMAK İÇİN ONLARI DA SİLAHLANDIRDIK. ALLAHIMIZA DAYANARAK ve benliğimize güvenerek bu günden itibaren İSLAMI, HRİSTİYANI, TÜRKÜ, BULGARI AYNI HUKUKA malik olmak şartiyle GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLLESİNİ İ’LAN EYLEMİŞ OLDUK. MUVAFFAKİYET ALLAHDAN.

Mühür: Umum Trakya
Hükümeti Milliye Riyaseti
1329
EŞREF
Fransızcaya tercümesi için
Süleyman Askeri Beye
Kaydiyle müsvedenin hıfzı
ASKERİ


02 Ekim 1913
Yunanlılar, DEDEAĞAÇ kentini ve limanını, “GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”ne teslim ettiler. Yunanlılar, bu kenti ve limanını, bir Osmanlı-Bulgar yakınlaşmasına karşı önlem olarak ellerinde tutuyorlardı. Bu gelişmeyle birlikte, “kurtuluş harekatı” tamamlanmış oldu.

3 Ekim 1913
Hükümet, yaklaşık bir hafta sonra, devletin sancağı ve törenle asılması için ilgili birimlerine, aşağıdaki “çok acil/ivedi” emri verdi :

UMUM ÇETELER KUMANDANLIĞI
Aded
Dedeağaç 20 Eylül 329
Gayet müstaceldir

Erkan-ı Harbiyye Reisi Süleyman Askeri Bey’e
1- Dedeağaç, Karaağaç ve havalisi, Garbi Trakya kıtaatı tarafından işgal edilmiş ve hükümet-i muvakkata teşekkül eylemişdir. Garbi Trakya’nın bir muvaffakiyet-i azime-i siyasiyyesi hükmünde olan bu işgal, atimiz için beraat-i istihlaldir. Her tarafa tebşir ve tebliği.
2- Garbi Trakya için kabul olunan bir SANCAĞIN eb’ad ve eşkali gönderilmiştir. Ta’mimi ve merasim-i mahsusuyla küşadı.
Milli Kuvvetler Kumandanı
EŞREF

4 Ekim 1913
Hükümetin, özellikle asi/çeteci Bulgarlar’ın ve Batı Trakya’daki “Bulgarlaştırma” politikası çerçevesinde vatan topraklarına iskan edilen Bulgar göçmenlerin ülke topraklarından çıkarılmasına ilişkin harekatla ilgili bir “emri” :

Dedeağaç 21 Eylül 329

21 Eylül için Kuvay-ı Milliye Emri

1- DEDEAĞAÇ’daki muntazam ve gayrı muntazam askerin, inzibat ve hüsn-i idareyi temin edecek suretle bir tabur halinde teşkilatının sür’at-i ikmali lazımdır.

Bu suretle teşkilatı ikmal edilecek kuvvet yarınki 22 Eylül 329 Pazar günü İlmi Beyin kumandasında olarak ale’s-sabah DEDEAĞAÇ’dan hareketle MARHAMLI, TEKKE, TORBALI, BALIKKÖY, VAKIF, ÇAMURAN, DOMUZDERE, DERBEND köylerini tarayub dağa çekilen asi Bulgarları kamilen tedmir ve bunların iaşe ve idame-i şekavetine yarayacak bütün menabi ve vesaiti suret-i kat’iyyede İMHA EDECEKTİR.

Mezkur ta’kib kolu, bu taramayı süratlice ikmal ederek inkısam edeceği kolları ÇUKUREN [KÜÇÜREN] köyünde cem eyleyecek ve BAHADIR VİRAN [BAHADIRVİRAN] köyünde bulunacak olan Ekrem Bey ta’kib koluyla derakeb te’sis-i muvasala ederek PİŞMAN köyüne hareket-i müştereke icra edilecektir. PİŞMAN köyü, bilhassa garbından tazyik olunarak o havalideki BULGARLARın ya teslim alınmasına, ya asakir-i Osmaniyye üzerine atılmasına sa’y olunacaktır.

PİŞMAN köyü işgal olunarak havalisindeki dağların icabı vechile taharrisinden ve dağa çekilen müsellah BULGARLARın suret-i müessirede tedmirinden emniyyet hasıl olunca İlmi Bey kolu, ORTAKÖY garbındaki PAPAS köyüne [PAPAZKÖY] hareket edecek ve orada ta’limata intizar eyliyecektir.

2- 22 Eylül 329’dan itibaren DEDEAĞAÇ kumandanı Ali Rıza Bey’dir.

3- Ferid Efendi, DEDEAĞAÇ inzibat ve asayişin istilzam ettiği müddetçe ve ale’lamya mültecilerin BULGARİSTAN’a temami-i sevki temin olununcaya kadar emniyyet-i umumiyye müdiriyyetini ifa edecek ve ba’dehu İSKEÇE’ye hareket eyleyecektir.

4- Müretteb taburun bir bölüğü Ali Rıza Beyce tensib olunacak bir zabit kumandasında bulunarak bilhassa mülteci BULGARLARın inzibat ve muhafazasına memur olacaktır. Mezkur bölüğün şayan-ı emniyyet ve sehlü’l-inzibat surette teşkili muktazidir.
Mezkur merkez bölüğü emr-i ahire kadar DEDEAĞAÇ’ta kalacaktır.

5- Dağınık bir halde iskan edildiği görülen BULGAR mültecilerinin toplu bulunacak surette birleştirilmeyerek inzibat ve muhafazalarının teshil edilmesine DEDEAĞAÇ kumandaniyle emniyyet-i umumiyye müdiri memurdur.

6- Hiç bir BULGARın dahile (Köylerine) gitmesine müsaade edilmeyecektir. DEDEAĞAÇ’a da; ancak merkez bölüğü kumandanından vesika alanlar, ihtiyacat-i ruzmerreyi temin için gidebilir. Vesikasız dolaşanlar derakeb tevkif olunmalıdır.

Garbi Trakya Kuvay-ı Milliye Kumandanı
Süleyman Zeynelabidin

Alakadarlara imza ettirilecektir.
Görülmüştür. Görülmüştür.
21 Eylül 21 Eylül
Dedeağaç Kumandanı Emniyyet-i Umumiyye Müdiri
ALİ RIZA FERİD



Buraya kadar olan gelişmeleri Fuat Balkan anlatıyor (Fuat Balkan, İlk Türk Komitacısı Fuat Balkan’ın Hatıraları, (Yayına Hazırlayan: Metin Martı), Arma Yayınları, İstanbul 1998) :

“…Balkan Harbinin mağlubiyetimizle neticelenişi üzerine Bolayır ve Çatalca müstahkem mevkilerin arkasına çekilen ordumuzun hiç kimsenin ümit etmediği bir zamanda EDİRNE’yi geri almak için taarruza geçişini müteakip Enver Paşa, Bulgaristan içerisinde birkaç yüz atlıdan mürekkep, Eşref, Sami ve Reşid adlı şahısların başkanlığında bir akıncı müfrezesi gönderdi. Bu akıncı müfrezesi, Bulgaristan’da MUSTAFA PAŞA ve HABİPÇE’yi işgal ederek, KOŞİKAVAK [KOŞUKAVAK] kazasında bir Bulgar taburunu tamamı ile perişan etti. Ve oradaki bütün TÜRKLER’in Bulgarlar tarafından TANASSUR (Hıristiyanlaşma) ETTİRİLMİŞ OLDUĞUNU GÖRDÜ. ÜÇ YÜZ BİN TÜRK, VAFTİZ EDİLİP, ADLARI DEĞİŞTİRİLİP, HIRİSTİYAN EDİLMİŞTİ. Bulgarlar bu alçakça hareketlerinde o kadar ileri gitmişlerdi ki, zorla Hıristiyan ettikleri bu Türkler’in KÖYLERİNİN MEYDANLARINA bulup buluşturup ÇANLAR bile KOYDURMUŞLARDI. O havalide artık ne SÜLEYMAN, ne AHMET, ne MEHMET kalmış, bu SÜTBESÜT MÜSLÜMAN VE TÜRKLER, YUVAN, İSTEPAN filan diye anılır olmuşlardı. Oraları işgal eden komite bu halleri görüp, orduya duyurunca Fahri Paşa kolordusu erkan-ı harpleri ALİ FETHİ ve MUSTAFA KEMAL Beyler bu mağdur arkadaşların kurtarılması için yapılan sevk ve idarenin başına Trabzon fırkası erkan-ı harp reisi SÜLEYMAN ASKERİ BEY’i GETİRDİLER, o da ordudan ayrılan gönüllüleri peşine takarak bir hamlede GARBİ TRAKYA’ya AKIN ETTİ. Ben de Süleyman Askeri Bey emrinde bir mülazım olarak bu harekata iştirak ettim…Buradaki harekat sırasında biz Süleyman Askeri Bey’le, -ordudan ayrılarak- SOKULU [SOFULU] yoluyla DEDEAĞAÇ’tan geçerek GÜMÜLCİNE’ye gittik ve GÜMÜLCİN’de ilk iş olarak, oralı HOCA SALİH EFENDİ başkanlığında müstakil bir GARBİ TRAKYA HÜKÜMETİ kuruldu ! Bayrağı çekildi ! Posta pulu yapıldı ve bütün hükümet teşkilatı faaliyete geçti! Zorla dinleri değiştirilmiş olan ÜÇYÜZBİN TÜRK’ÜN TEKRAR MÜSLÜMANLIĞA DÖNMELERİ için din adamlarından müteaddit heyetler teşkil edilerek her bölgeye gönderildi…Yeniden KELİME-İ ŞEHADET GETİREN BU ÜÇYÜZBİN IRKDAŞ ESKİ DİNLERİNE DÖNDÜLER… Köy meydanlarında asılmış çanlar indirildi. ŞAHİN KÖYÜNDEKİ 300 KİLO AĞIRLIĞINDAKİ EN BÜYÜK ÇAN İSE İSTANBUL’A MÜZEYE GÖNDERİLDİ. Bu işler bittikten sonra, SEFERBERLİK ilan edilerek, HALK SİLAHLANDIRILDI; Bulgarlar’a cephe alındı ve hudut kapandı. Üçyüzbin Müslüman Türk’ü işkencelerle Hıristiyan yapan BULGAR KÖYLERİNİN YAKILIP TAHRİP EDİLMESİ HAREKATINDA Yüzbaşı İLMİ BEY’in emrindeki kıtalarda vazife gördüm…Süleyman Askeri Bey tanassur hadisesi temizlendikten sonra, Tunçef’in kumandasındaki mürettep bir Bulgar fırkasının GARBİ TRAKYA’daki ihtilali bastırmak için vaki olan taarruzunu, maiyetindeki milli kuvvetlerle defetti…”

9 Ekim 1913
Harekatı 15 Ağustos’ta başlatmış olan “müfreze”ye 19 Ağustos’ta katıldığı anlaşılan (Çerkez Ethem’in kardeşi) Reşid’in, Süleyman Askeri Bey, Eşref Kuşçubaşı ve Hacı Sami Bey’e gönderdiği, “saygısızca” bir yazı :

Askeri, Eşref, Sami Beylere
Ey vatandaşlar : Geçen hafta zarfında Edirne’den (800) silahsız muallem asker geldi. Bunları silahsız koyuverenlere lanet olsun. Be CENABET ZABİTLER, AVANAK EŞEK TÜRKLER. Böyle BEYİNSİZ BİR MİLLETİ Bulgar tepelemez de ne yapar. Müddet azaldı. Var kuvvetinizi Foti’ye verin, çabuk Foti’yi Yunanistan’a gönderiniz.
Bulgarlar evvela Mestakara suyu [Mesta-Karasu] boyundan yürüyeceklerini işaa etmek istedikleri anlaşılıyor.
İsmilan ve tozburun taraflarında geçenlerde üç gün mütemadiyen devamlı müsademeler oldu, on beş Bulgar askeri maktul düştü, beş Manliher falan filan igtinam edildi.
İhsan (800) lira götürdü gitti. Yerine Reşad geçti. İki topçu bir süvari zabiti geldi.
Cenubda bulunan perakende kuvvetin hududa ictima etmeleri zamana tevakkuf eder. Mahzur yoksa şimdiden emir i’tası. BAKİ SİLAHLA OLUR SALAH KARDAŞLAR. 23 Eylül 1329.
REŞİD

9 Ekim 1913
Eşref Kuşçubaşı’nın “EŞREF” imzasıyla, ancak “Süleyman Zeynelabidin” kod adıyla, Reşid’in mektubu hakkında, emrine tabi olduğu Süleyman Askeri Bey’e gönderdiği yazı :

Hayretle Eşref Bey’e 23 Eylül 329
SÜLEYMAN ZEYNELABİDİN

Süleyman Askeri Bey’e
Reşid KAÇIRDI GALİBA; ZATEN ÇATLAKTI, ne EŞEKÇE duygusuzca bir yazıdır bu. Resmi muamelatda laubalilikle vaki bu cür’etinin KENDİSİNE AĞIRA MALOLACAĞINI bir son olarak İHTAR buyurunuz.

EŞREF


10 Ekim 1913
Eşref Kuşçubaşı’nın Reşid’e cevaben gönderdiği yazı :

UMUM ÇETELER KUMANDANLIĞI
Aded
Mahsusdur
24 Eylül 329
Muhterem Reşid Beyefendiye

Nedir bu LAUBALİLİK ? Hatta mualelat-ı resmiyyede de mi HAVAİLİK. Biz hükümet-i Osmaniyyemize suret-i zahirede muhalif görünüyor ve siyasi vaziyetimiz icabatı hudutlarımızı çiziyor isek sen o MİLLETİ kendimize hakiki bir HASIM olarak mı görmekte ve onun aleyhine EN PİS BİR KALEMİNLE yürümektesin. Nedir o senin 23 Eylül 329 tarihli yazın ? “AVANAK, EŞEK TÜRKLER” gibi cümleler kulanışın ? Derne’de yaptığın falsoların Tobruk’da ateşle Şeyh Sünusi’den sana layık görüldüğü muameleyi ve alem-i islama karşı aleyhindeki beyannamelerle “EL-HAİN EL-ÇERKES” diye teşhir olunduğunu ve hacil kılındığını unuttun mu ? BİZ TÜRKLERDEN, sen ve Aziz el-Mısri’den gayrı BÖYLE BİR HİTABA VE MUAMELEYE KİM UĞRAMIŞTIR ? HATT-I HUDUDUNUZU TEFRİK EDİNİZ. Sonra ne yaşça ne de başça ihtiram ve iltifat görmüş olamazsınız. İnşaallah bu SON RİCAM ve sizi İKAZIMDIR GAFİL ARKADAŞ.
EŞREF

Ekim 1913 başları
Albay Cemal (Cemal Paşa), Batı Trakya liderleri ile halkını, Bulgarlar’a karşı koymaktan vazgeçirmek, manevi güvence vererek yatıştırmak, bağımsız hükümetin ve devletin feshini ve bu toprakların Bulgarlar’a kan dökülmeden teslimini sağlamak amacıyla Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe’yi ziyaret etti.

14 Ekim 1913
Mustafa Kemal, Sofya Ataşemiliteri olarak göreve başladı. Doğruyu söylemek gerekirse, gerçekte bu, Enver Paşa’nın onun için bulduğu en iyi sürgün yeri idi. İstanbul’daki ve Anadolu’daki işlere karışmasını istemiyordu.

Ekim 1913 ortaları-30 Ekim 1913
Cemal ve Talat paşalar, Batı Trakya’da ve Edirne’de görüştükleri Dersiam Hafız Salih Efendi ile Eşref Kuşçubaşı’na, “HÜKÜMETİ FESHEDİP BATI TRAKYA’YI BULGARLAR’A TESLİM ETMEZSENİZ RUSLAR ANAVATANIMIZA SALDIRIR, ONUN İÇİN BİZ DE SİZİ YOLA GETİRMEK İÇİN ORDUYLA BATI TRAKYA’YA GİRERİZ” şeklindeki uyarıyı yönelttikten sonra “GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLESİ” feshedildi, subaylar İstanbul’a döndü.
Bulgar komitecileri Teodor Aleksandrof ve General Protogerev ile temas kurmak amacıyla Sofya’da bulunan Süleyman Askeri Bey de acı haberi alınca İstanbul’a dönmek zorunda kaldı.

Bu çerçevede Batı Trakya’da (“İstanbul Andlaşması”na da uygun olarak) Ekim 1913 ortalarında başlayan Bulgar işgali, 30 Ekim 1913’te tamamlandı. İşgal sırasında Bulgar kuvvetlerinin ilerleyişine göre, Türk milislerinin çekilişini, terhislerini, Türkiyeli ordu üyelerinin İstanbul’a gönderilmesini ve eldeki silah ve cephanenin güvenli ellerde ve yerlerde saklanmasını sağlamak gibi işler, İskeçe’de Fuat Bey’e (Fuat Balkan) bırakıldı. Türk halkına güven vermek ve haklarını korumak görevi ise Gümülcine’de Teğmen İskeçeli Arif ve Sadık’a. Dedeağaç’ta da Yüzbaşı Ali Rıza Bey’e. Kıdemli Yüzbaşı Süleyman Askeri Bey de, İstanbul’da Enver Bey tarafından verilen “Muhacirin Müdürü” görevi altında Batı Trakya ve Makedonya işlerini yönetmeye başladı. Süleyman Askeri Bey bu görevde I. Dünya Savaşı’na kadar kaldı. 05 Ağustos 1914’te de Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın gizli emriyle kurulan “Teşkilat-ı Mahsusa”nın başına getirildi. Basra Valisi ve Irak Cephesi Kumandanı olarak atanana kadar bu görevi yürüten Süleyman Askeri Bey, Batı Trakya’da kalmış olan Fuat Bey ve arkadaşlarına talimatlar veriyor, onlar da Batı Trakya ordusunun silahlarını saklamaya çalışıyordu.

Fuat Balkan anlatıyor : “…Bunun üzerine İstanbul’da yapılan bir anlaşma [“İstanbul (Barış) Andlaşması” (29 Eylül 1913)] ile Bulgarlar, Midye-Enez hattından vazgeçerek DİMETOKA hattı dahil olduğu halde EDİRNE’yi bize bırakmağa mecbur oldular. Bu hudut elde edildikten sonra, HÜKÜMETİMİZİN EMRİYLE MÜCADELEYE NİHAYET VERİLDİ. Bulgar askeri murahhası General Savof, GARBİ TRAKYA’DA DİN DEĞİŞTİRME MESELESİNDEN DOLAYI AYAKLANMIŞ OLAN TÜRKLER’İ, SİLAH KUVVETİ İLE YATIŞTIRAMIYACAKLARINI ANLAYARAK hükümetimizden CEMAL BEY’İN (Paşa) ARABULUCULUĞUNU RİCA ETTİ. Hükümetimiz de bütün meselenin Edirne’yi kurtarmak davası olduğunu gözönüne alarak CEMAL BEY’i bu Türkler’i yatıştırma işine memur etti. Bunun üzerine CEMAL BEY, evvela GÜMÜLCİNE’ye sonra bütün askeri harekatın merkezi olan İSKEÇE’ye geldi. Orada artık dağılan “GEÇİCİ GARBİ TRAKYA HÜKÜMETİ” hizmetinde bulunmuş olan bütün zabit ve efradımıza Türkiye’ye dönmelerini emretti.

[Albay CEMAL BAY, , Batı Trakya liderleri ile halkını, Bulgarlar’a karşı mukavemetten vazgeçirmek, manevi güvence vererek sakinleştirmek, hükümetin feshini ve bu toprakların Bulgarlar’a kan dökülmeden teslimini sağlamak amacıyla DEDEAĞAÇ, GÜMÜLCİNE ve İSKEÇE’yi ziyaret etti. Ve/veya Albay Cemal ve Talat Paşalar’ın, Batı Trakya’da ve Edirne’de Dersiam Hafız Salih Efendi ile Eşref Kuşçubaşı’na “hükümeti feshedip Batı Trakya’yı Bulgarlar’a teslim etmezseniz Ruslar Anavatanımıza saldırır, onun için biz de sizi yola getirmek için orduyla Batı Trakya’ya gireriz” şeklindeki uyarıyı yöneltmelerinden sonra “GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLESİ” feshedildi, subaylar İstanbul’a döndü. Bulgar komitecileri Teodor Aleksandrof ve General Protogerev ile temas kurmak amacıyla Sofya’da bulunan]

Başta Süleyman Askeri Bey olmak üzere bu emre itaat eden zabitlerle askerler Türkiye’ye döndüler. Bunların içinde yalnız beş zabit Türkler’le Bulgarlar arasındaki anlaşmazlığı gidermek için GARBİ TRAKYA’da alakondular. Bu arada ben de bu vazife ile İSKEÇE’de kaldım ve İSKEÇE VE HAVALİSİNİ BULGARLARA BEN TESLİM ETTİM. [Batı Trakya’yı işgal edecek BULGAR askerleri PAŞMAKLI’dan İSKEÇE’ye geldiler ve buradan diğer bölgeleri işgal ettiler] Bir müddet sonra, muhtelif yerlerdeki beş arkadaşı Bulgarlar çeşitli bahanelerle hudut harici ettiler…Sırplar’la Yunanlılar’a karşı elele çalışmak için, Bulgarlar’la yaptığımız anlaşma gereğince, ben İSKEÇE’de bulunduğum sırada, ani bir kararla dünya harbine girdik. Fakat ne Bulgarlar, nede Yunanlılar, henüz harbe girmeyi hatırlarından dahi geçirmiyorlardı. Ben İSKEÇE’de, evvela Garbi Trakya hükümetinden kalan ve Bulgarlar’dan saklanan SİLAHLARI İYİCE MUHAFAZA EDİP, bunlarla, Yunanistan içinde kendilerine güvenilip inanılabilecek TÜRKLER’İ YAVAŞ YAVAŞ SİLAHLANDIRMAK, sonra Yunan hükümetine herhangi bir müdahale fırsatı vermemek için en küçük bir taşkınlık hareketinden de kaçınmak için son derece dikkatli bir çalışma havası içinde idim…”

Ekim 1913 ortaları
Süleyman Askeri Bey’in Sofya’da bulunduğu sırada, Bulgar-Makedon Komitesi’nden Dr. Nikolof ve Pavli Şatef arasında Sırplar’a ve Yunanlılar’a karşı ortak mücadele ilişkileri tespit edildi ve “TÜRK-BULGAR TRAKYA KOMİTESİ” kuruldu. Komitede Makedonya için Üsteğmen Fuat (Fuat Balkan) ve Bulgar Pavli Şatef yer aldılar. Sofya’daki Radoslavof hükümeti, Süleyman Askeri Bey’in Bulgar komitesi ile yaptığı anlaşmaya göz yumdu ve Fuat Bey’in önce İskeçe’de çalışmasına izin verdi, daha sonra da Makedonya’nın doğusuna geçmesini istedi. Bir müddet DRAMA ve SEREZ bölgesinde (Süleyman Askeri Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’nın başında olduğu sırada-1914) gizli olarak Türkler arasında teşkilat faaliyeti yürüten Fuat Bey, daha sonra KAVALA’daki Osmanlı Konsolosluğu’nda katip olarak çalışmaya başladı. Bu görevi sırasında, buradaki Türk cemaatini kuvvetlendirdi ve Bulgaristan’ın merkezi Avrupa devletlerine katılmasından sonra, buradan ayrılarak İSKEÇE’de kurulmuş olan Alman istihbarat merkezinde (02 Ağustos 1914’te Türk-Alman İttifakı imzalanmıştı) Türk istihbarat subayı olarak çalışmaya başladı. Selanik’i paylaşamayan Yunanlılar ile Bulgarlar’ın savaşa tutuşmasını fırsat bilen Fuat Balkan ve arkadaşları, SARI ŞABAN bölgesinde üç milis taburu kurdular ve Bulgar kuvvetleriyle de işbirliği yapmak suretiyle KAVALA, DRAMA ve PRAVİŞTA bölgesindeki IV. YUNAN KOLORDUSU’nun karşı koymadan silahlarını teslim etmesinde etkin rol oynadılar.

Fuat Balkan anlatıyor : “…Bir müddet sonra, muhtelif yerlerdeki beş arkadaşı Bulgarlar çeşitli bahanelerle hudut harici ettiler. Bulgar Makedonya Komitası, Sırpların harp esnasında halka yaptığı fena muameleler yüzünden Türkler’in husumetini kazandığı için, komitacılıkta başarısızlığa uğruyordu. Bunu telafi için İstanbul’a bir hey’et göndererek Süleyman Askeri Bey’den komitacılıkta Türkler’le ittifakı teklif ettiler. Bu teklif hükümetimizce uygun bulunarak YUNAN VE SIRPLAR’A KARŞI MÜŞTEREK FAALİYETE GEÇİLMESİ geçilmesi için hazırlanan programa göre çalışılmağa başlandı. Bu çalışma esasına göre Yunanlılar’a karşı faaliyette bulunmak üzere ben, İSKEÇE’de yardımcılığıma verilen Bulgar Komitacısı Pavliştaf ile kaldım. Sırplara karşı çalışmak üzere ÇOLAK İBRAHİM BEY, yanına verilen yine Bulgar komitacılarından Cavukef ile NEVROKOP’ta kaldı. Her ikimiz de müşterek çalışma programına istinaden faaliyete geçtik. Bu suretle, içine Balkan Harbini, Birinci Dünya Harbini ve İstiklal Savaşını da alarak uzun yıllar devam edecek son derece hareketli KOMİTACILIK hayatına atılmış bulunuyordum. Sırplar’la Yunanlılar’a karşı elele çalışmak için, Bulgarlar’la yaptığımız anlaşma gereğince, ben İSKEÇE’de bulunduğum sırada, ani bir kararla dünya harbine girdik…”

01-14 Kasım 1913
Osmanlı devleti ile Yunanistan arasında, Balkan savaşlarını sona erdiren “Londra (Barış) Andlaşması”nın (17/30 Mayıs 1913) “gereği/sonucu/ayrılmaz parçası/mütemmim cüzü” olarak “Atina (Barış) Anlaşması (Muahedenamesi)” ve (diğerlerine ek olarak) “03 No’lu Protokol” imzalandı.

[Hatırlatmak gerekirse, Osmanlı devleti ile (hem aynı andlaşmanın ‘gereği/sonucu/mütemmim cüzü’ olarak, hem de bu andlaşmayla Osmanlı’dan aldıkları Batı Trakya’yı Sırbistan, Yunanistan ve Romanya “Bükreş (Barış) Anlaşması”yla (10 Ağustos 1913) Bulgaristan’a teslim etmiş olduklarından) Bulgaristan arasında “İstanbul (Barış) Andlaşması” (16/29 Eylül 1913) imzalanmıştı. Andlaşma, Edirne ve Kırklareli (Kırk-Kilise)’nin Osmanlı toprağı olduğunu vurgulamış, Meriç’in batısında 25-30 km’lik bir şerit dışında, Batı Trakya’nın Bulgaristan’a bırakılmasını öngörmüştü.]
Bu durum, “Atina Antlaşması” ve ekli “3 No’lu Protokol”ün, kendilerine “Londra Andlaşması” (Fransızca ve Yunanca) metninin eklenerek (tek konu/metin halinde) Yunan Resmi Gazetesi’nin aynı sayısında yayımlanmış olmasıyla da açıkça belli olmaktadır. Bu durumu destekleyen diğer bir husus da, “Atina Antlaşması”nın 15. Madde hükmüdür. Buna göre ;

“Katılımcı iki Yüksek Taraf, 30 Mayıs 1913 tarihinde Londra’da imzalanan Andlaşma’nın Bunlara [yukarıdaki maddelere/hükümlere] ilişkin hükümlerine, sözkonusu Andlaşma’nın 5. madde hükümleri dahil, sadık kalmayı yükümlenirler (Ta dyo Ypsila symvallomena Meri ypohreountai na tirisosi tas aforosas eis Avta diatakseis tis en Londino Synthikis tis 30 Maiou 1913, symperilamvanomenon ton diatakseon tou arthrou 5 tis ritheisas Synthikis)”.

“Londra Andlaşması” esas itibarıyla, “Osmanlı’nın/Türkiye’nin üstlendiği yükümlülüklere ilişkin” bir andlaşmaydı. Ve şimdi de, “Yunanistan’ın üstlendiği yükümlülüklere ilişkin” olarak “Atina (Barış) Anlaşması (Muahedenamesi)” ve (diğerlerine ek olarak) “03 No’lu Protokol” imzalanmış oluyordu. Bu andlaşmanın, Batı Trakya Türkleri’nin günümüzde halen devam eden “azınlık, vatandaş ve insan” hakları mücadelesi bakımından oldukça büyük önemi vardır.

Şöyle belirtelim, Batı Trakya’yı da içerecek şekilde Yunanistan’da “Başmüftülük, Müftülükler, İslam Cemaatleri ve Vakıflar Hukuku”na ilişkin olan ve Yunanistan tarafından 1990 sonlarında iptal edilen 2345/1920 sayılı Kanun’un zemininde, bu iki andlaşma yayılmaktadır. Yani bu kanun, kısaca ; zeminde Londra, onun da üzerine yeralan Atina anlaşmasına dayanarak ve bunların ruhuna ve hükmüne uygun olarak çıkarılmıştır. Yani, önce anlaşma vardır ve “kanun” onu uygulamak üzere yerini almıştır. Güncelliği halen devam eden “sorun” dolayısıyla söylemek gerekirse, Yunanistan, “Londra Andlaşması”nın kendi lehine (Osmanlı’nın/Türkiye’nin üstlendiği ve yerine getirdiği yükümlülüklerine ilişkin) hükümlerinden günümüze dek yararlanmaya devam ederken, bu Andlaşma’nın “gereği/sonucu/devamı/ayrılmaz parçası/mütemmim cüz” olarak ortaya çıkan “Yunanistan’ın üstlendiği yükümlülüklere ilişkin” “Atina Antlaşması”nın ve ekli “3 No’lu Protokol”ün geçersizliğini ileri süremez, yükümlülüklerinden kaçınamaz ve savsaklayamaz. Dolayısıyla bu hukuka uygun 2345/1920 sayılı Kanun’u iptal edemez. Bu Kanun, andlaşmalara dayandığından ve andlaşmaların da hükmü ve ruhuyla çelişecek Kanun çıkarılamayacağından vb işlem yapılamayacağından, 2345/1920 sayılı Kanun’u “yürürlükten kaldırdığı”nı belirten “günümüze ilişkin yeni düzenleme”, tamamen bu “yürürlükten kaldırdığı”na ilişkin hükmü , ilgili andlaşmaların hükmü ve ruhuyla çelişmiş olmaktadır. Özetle, ilgili konuda, ihlal de edilse, 1990’dan önceki düzenleme “hukuk”, bu hukukla çeliştiğinden 1990 sonrasındaki düzenleme “hukukdışı”dır.

“Atina Andlaşması”nın ve ekli “3 No’lu Protokol”ün Başmüftülük, Müftülükler, İslam Cemaatleri ve Vakıflar’a ilişkin madde hükümleri, Yunan Resmi Gazetesi’nde yeralan metinleri itibarıyla aşağıdaki gibidir :


“(ΔΣΙΓ́΄) 4213 sayılı Kanun/Nomos ΔΣΙΓ́΄ (yp’arith. 4213)
K O N S T A N T İ N (K O N S T A N T İ N O S)
Y U N A N L I L A R’ I N K R A L I (B A S İ L E V S T O N E L L İ N O N)

Meclis’te oybirliğiyle oyladıktan sonra, karar verdik ve emrediyoruz
(Psifisimanoi omofonos meta tis Boulis, apefasisamen kai diatassomen)

Tek madde (Arthron monon)

Yunanistan ve Türkiye arasında uzlaşmaya varılan ve 1/14 Kasım 1913 tarihinde Atina’da imzalanan, üç Protokol ve bir Beyan kendisine ekli bulunan, metni tercüme olarak aşağıda sunulan, 16 maddeden oluşan Barış’a dair Sözleşme, imzalandığı günden itibaren tamamen ve hukuken yürürlüktedir (İ metaksy Ellados kai Tourkias synomologithisa kai en Athinais ypografeisa tin 1/14 Noemvriou 1913 Symvasis peri Eirinis, eks arthron 16, meta trion Protokollon kai mias Diloseos parirtimenon avti on to keimenon epetai en metafrasei ehei pliri kai nomimon apo tis imeras tis ypografis avtis ishyn).

Madde 11 (Arthron 11)

“Yunanistan’a dahil edilen ülkeler [yerler/topraklar] halklarından Yunan Yönetimi altında kalmak isteyenlerin canlarına, mallarına, şereflerine, dinlerine ve geleneklerine tam saygı gösterilecektir (“İ zoi, i periousia, i timi, i thriskeia kai ta ethima ton katoikon eghoroumenon ti Elladi horon, oitines ithelon meinei ypo tin Ellinikin Dioikisin, esontai epakrivos sevasta).

[Bu halklar] kökeni Yunan olan vatandaşların taşıdıkları medeni ve siyasi haklardan tam olarak yararlanacaklardır. Müslümanların özgürlüğü, açık/aleni dini ibadeti güvence altına alınacaktır (Thelousin apolavei teleios ton avton astikon kai politikon dikaiomaton, oia ek katagogis Ellines ypikooi. İ eleftheria, i eksoteriki latreia tis thriskeias eksasfalisthisontai tois Mousoulmanois).

Yüce İmparatorları Sultan’ın adı, Müslümanların kamuya açık/aleni ibadetlerinde [hutbelerinde] Halife olarak anılmaya devam edilecektir (To onoma tis Avtou Avtokratorikis Megaleiotitos tou Soultanou, os Halifatou, eksakolouthisei mnimonevomenon en tais dimosiais prosevhais ton Mousoulmanon).

Varolanların veya oluşturulacak muhtemel İslam Cemaatlerinin özerkliği ve hiyerarşik/sıradüzenli örgütlenmeleri gibi, bunlara ait taşınır ve taşınmaz malvarlıklarının yönetimi de, kesinlikle zedelenemeyecektir (Oudamos dynantai na thigosin i avtonomia kai i ierarhiki organosis ton Mousoulmanikon Koinotiton, ton yfistamenon i tyhon shimatisthisomenon, os kai i dioikisis tis anikousis avtais kinitis kai akinitou periousias).

Ayrıca, özel kişilerin ve İslam Cemaatlerinin, İstanbul’daki Şeyhülislamlık Makamı’na tabi olarak görev yapacak manevi liderleri ile olan ilişkilerine de hiçbir engel çıkarılamayacaktır. Başmüftü, manevi onayına tabi görevlerini yürütmek üzere, Şeyhülislamlık Makamı’nca atanacaktır (Episis ouden kolyma dynatai na maremvlithi eis tas ton idioton kai Mousoulmanikon Koinotiton sheseis pros tous pnevmatikous avton arhigous oitines thelousi telei ypo tin eksartisin tou en Konstantinoupolei- Seih-ul-İslamatou, perivallontos ton Arhimouftin dia tis pros enaskisin ton kathikonton avtou pnevmatikis egkriseos).

Müftüler, her biri kendi bölgesi [yetki alanı] içinde, Müslüman seçmenler tarafından seçilecektir (Oi Mouftides, ekastos en ti perifereia avtou, thelousin eklegesthai ypo eklegeon Mousoulmanon).

Başmüftü, Yunanistan’daki tüm Müftülerden oluşan seçim kurulu tarafından seçilecek ve gösterilecek üç aday arasından Yunanlılar’ın Yüce Kralı’nca atanacaktır (O Arhimouftis diorizetai ypo tis Avtou Megaleiotitos tou Basileos ton Ellinon ek trion ypopsifion, eklegomenon kai ypodeiknyomenon ypo eklogikis synelevseos sygkrotoumenis ek panton ton en Elladi Mouftidon).

Yunan Hükümeti, Başmüftü’nün seçimini İstanbul’daki Yunan Kraliyet Büyükelçiliği aracılığıyla Şeyhülislamlık Makamı’na duyuracak, [Şeyhülislamlık makamı] Başmüftü’ye, kendine ait Başmüftülük yetkilerini kullanmasına ve Yunanistan’daki diğer Müftülere adalet dağıtma/hakkaniyet kullanma ve fetva verme hakkı tahsis etmesine müsaade eden “Menşur” ve “Müraselen” gönderecektir (İ Elliniki Kyvernisis thelei anakoinoi tin eklogin tou Arhimoufti dia tis en Konstantinoupolei B. Presveias tis Ellados eis to Seih-oul-İslamaton, oper thelei apostellei avto “Mansourion” kai “Mouraselen” epitreponta avto na aski ta kathikonta avtou kai na horigi pros tous allois en Elladi Mouftides to dikaioma tis dikaiodosias kai tis ekdoseos fetvadon).

Müftüler, kendilerine ait tamamen dini konular ve Vakıf mallarının yönetimi üzerindeki gözetim yetkilerinden başka, Müslümanlar arasında evlenme, boşanma, nafaka, vesayet, velayet, küçüklerin erginliği (rüşt), İslami vasiyetnameler ve Mütevelli (tevliyet) görevine aktarma konularında kendilerine ait adalet dağıtma/hakkaniyet kullanma yetkisine sahip olacaklardır (Oi Mouftides, ektos tis armodiotitos avton epi ton katharos thriskevtikon ypotheseon kai tis epopteias avton epi tis dioikiseos ton Vakoufikon ktimaton, askousi tin eavton dikaiodosian metaksy Mousoulmanon epi gamon, diazygion, diatrofon (nefaka), epitropeion, kidemonion, heirafesias anilikon, islamikon diathikon kai diadohis eis thesin Moutevelli (tevliet)).

Müftüler tarafından yayımlanan kararlar/ilamlar, yetkili Yunan Makamları’nca yerine getirilecektir/yürütülecektir (Ai para ton Mouftidon ekdidomenai apofaseis ektelountai ypo ton armodion Ellinikon Arhon).

Miras konularına ilişkin olarak, ilgili Müslümanlar, [aralarında] önceden anlaşmak suretiyle, hakem olarak Müftü’ye başvurabileceklerdir. Bu çerçevede yayımlanacak hakem kararına karşı, aksini kanıtlayacak açık yazılı hükümler bulunması halinde, Ülke Mahkemeleri nezdinde hukuk yolları her zaman kabul edilecektir/her zaman açık tutulacaktır (Os pros tas klironomias oi endiaferomenoi Mousoulmanoi dynantai, meta proigoumenin symfonian, na prosfevgosi to Moufti os diaititi. Kata tis outos ekdotheisis diaititikis apofaseos, esontai dekta panta ta enopion ton Dikastirion tis Horas endika mesa, ektos an yparhi diataksis peri tou enantiou ritos diatetypomeni).”

Madde 12 (Arthron 12)

“[Yunanistan’a] dahil edilen ülkeler [yerler/topraklar] içindeki İcare-i Vahideli, İcareteynli, Mukataalı Vakıflara ve bunlardan Osmanlı Kanunları uyarınca askeri işgal sırasında Mazbuta, Mülhaka yada Müstesna olanlarına saygı gösterilecektir (Ta en tais eghoroumenais hores Vakoufia, Idzarei Vahidde, İdzaretein, Mukataa, kan te osi Mazbuta, Moulhaka i Moustesna, esontai sevasta, oia diateloun kata tin stratiotikin katalipsin dynamei ton othomanikon nomon).

[Bunlar/Vakıflar] dahil edilen ülkeler [yerler/topraklar] içindeki İslam Cemaatleri tarafından yönetilecektir, Mütevellilerin ve Yalıdarların [vakıf gelirlerinden yararlananların] haklarına saygı gösterilecektir (Thelousi dioikeisthe ypo ton en tais ekhoriteisais horais Mousoulmanikon Koinotiton, aitines thelousi sevasthi ta dikaiomata ton Moutevelidon kai Galledaridon).

Metinde geçen Yunanistan’a dahil edilen ülkeler [yerler/topraklar] içindeki kentsel/şehri veya kırsal/tarımsal, Mazbuta veya Mülhaka tüm taşınmaz Vakıf mallarının ve Türkiye’de bulunan gelirleri kendilerine ait dini ve hayri kuruluşların yönetimleri, Vakıflar Bakanlığı’nca satılıncaya kadar, sözü edilen İslam Cemaatleri’ne ait olacaktır (Panton ton akiniton Vakoufikon ktimaton, astikon kai agrotikon, Mazbuta i Mulhaka, ton keimenon en tais ekhoriteisais ti Elladi horais, kai on ai prosodoi anikousin eis eavgi kai filanthropika kathidrymata evriskomena en Tourkia tin diaheirisin thelousin ehei osavtos ai ritheisai Mousoulmanikai Koinotites mehris ou tavta ekpoiithosin ypo tou Ypourgeiou Evkafiou).

Sözü geçen Bakanlığın, Yalıdarların [vakıf gelirlerinden yararlananların] belirtilen vakıflar üzerindeki haklarına saygı göstereceği anlaşılmaktadır (Ennoeitai oti to rithen Ypourgeion thelei sevasthi ta epi ton eirimenon vakoufion dikaiomata ton Galledaridon).

Vakıf rejimi [yönetim biçimi], önceden adil tazminat ödenmedikçe değiştirilemeyecektir (To vakoufikon kathestos den dynatai na tropopoiithi eimi meta proigoumenin dikaian apozimiosin).

Ondalık vakıf vergisinin kaldırılmasının sonucu olarak, Yunanistan’a dahil edilen ülkeler [yerler/topraklar] içindeki Tekkelerle, Camiler, Medreseler, Okullar, Hastaneler ve diğer dini ve hayri kuruluşlardan bazılarının, gelecekte kendilerini idame ettirecek yeterli olanaklara sahip olmamaları halinde, Yunan Hükümeti kendilerine bu yönde gerekli ödenekleri tahsis edecektir (Tis vakoufikis dekatis katargoumenis ean, synepeia tis katargiseos tavtis, Tekkedes tines, Temeni, Medresedes, Sholeia, Nosokomeia kai alla thryskevtika kai filanthropika kathidrymata ton ekhoritheison ti Elladi horon den ehosin en to mellonti eparkousas pros syntirisin avton prosodous, i Elliniki Kyvernisis thelei tois horigei tas anagkaias pros tavtin epihorigiseis).

Bu madde hükümlerinin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin her uyuşmazlık, Lahey’de hakem yoluyla çözümlenecektir (Pasa amfisvitisis os pros tin ermineian i efarmogin ton diatakseon tou parontos arthrou epilythisetai diaititikos en Hagi).”

Madde 15 (Arthron 15)

Katılımcı iki Yüksek Taraf, 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalanan Andlaşma’nın Bunlara [Yukarıdaki maddelere] ilişkin hükümlerine, sözkonusu Andlaşma’nın 5. madde hükümleri dahil, sadık kalmayı yükümlenirler (Ta dyo Ypsila symvallomena Meri ypohreountai na tirisosi tas aforosas eis Avta diatakseis tis en Londino Synthikis tis 30 Maiou 1913, symperilamvanomenon ton diatakseon tou arthrou 5 tis ritheisas Synthikis).

Madde 16 (Arthron 16)

Bu Antlaşma, imzalandığı anda yürürlüğe girecektir (İ parousa Synthiki tethisetai en ishyei ama ti ypografi avtis).
Andlaşma’nın onayları, bugünden itibaren onbeş gün içerisinde karşılıklı olarak değiştirilecektir (Ai epikyroseis avtis antallagisontai entos dekapenthimerou ypo tis simeron).
Güvence olarak, hazır bulunan Tam Yetki Sahipleri bu Andlaşma’yı imzaladılar ve kendi mühürlerini vurdular (Eis pistosin oi oikeioi Plireksousioi ypegrapsan tavtin kai epethikan tas eavton sfragidas).
Atina’da 1/14 Kasım 1913 tarihinde çift nüsha olarak hazırlandı (Egeneto eis diploun en Athinais tin 1/14 Noemvriou 1913).

DİM. PANAS GALİP KEMALİ
(……….)


PROTOKOL (PROTOKOLLON)
No 3 (Arith. 3)

“1. Osmanlı İmparatorluğu tarafından, geçmişte Cami’ye dönüştürülmüş ve düşmanca eylemler sırasında kendilerinin ilk dinine atfedilmiş olan Hristiyan Kiliseleri hakkında herne biçimde olursa-olsun hiçbir istek ve iddia ileri sürülemeyecektir (Oudemia apaitisis eiasdipote kan i fyseos dynatai na provlithi ypo tis Avtokratorikis Othomanikis Kyveniseos os pros tas hristianikas Ekklisias tas palaiometatrapeisas eis Temeni kai apodotheisas kata to diastima ton ehthropraksion eis to proton avton thriskevma).

[NOT: Tam burada Onikiadalar’da, özellikle Rodos’taki camilerimizin kiliseye, mescitlerimizin sanat evine dönüştürülmesiyle ilgili olarak kaleme aldığım makalelerimden özellikle Haydi hayırlısı! “RODOS-RODOP” ONİKİADALAR’DAN BATI TRAKYA’YA ÇAKILAN “SELAM”, SAÇILAN “UMUT IŞIĞI” MI? başlıklı olanını okumanızı öneririm. (H.Ç.)]

2. Osmanlı İmparatorluğu Hükümeti’nin, [kiliseye] dönüştürülen Camilerin geçmişte Kilise olmadıklarına ilişkin her talebi, Yunan Kraliyet Hükümeti’nce incelenecektir (Pasa aitisis tis Avtokratorikis Othomanikis Kyveniseos, kath’in ta metatrapenta Temeni den ypirksan allote Ekklisiai, eksetasthisetai ypo tis Ellinikis Vasilikis Kyverniseos).

3. Bununla birlikte, 1. paragrafta anılan Camilere ait vakıf mallarının gelirleri varsa, bunlara saygı gösterilecek [bunlar saklı kalacak] ve başlangıçtan itibaren belirledikleri kendi amaçları doğrultusunda özgürce kullanılmak üzere, yeni dahil edilen ilçelerdeki [yerlerdeki] İslam Cemaatleri’ne teslim edilecektir (Oposdipote ai prosodoi ton vakoufikon ktimaton ai anikousai eis ta mnimonevomena en ti paragrafo 1i Temeni esontai, ean toiavtai yparhosi sevastai kai thelousi paradidesthai eis tas ton neon prosartitheison eparhion Mousoulmanikas Koinotitas, opos hrisimopoiithosin yp’avton elevtheros pros tous avtous di’ous ap’arhis synestithisan skopous).

4. Yunan Kraliyet Hükümeti, harcamaları kendisince karşılanmak üzere başkentte [Atina’da] bir Cami ve bu yönde hissedilir ihtiyaç bulunan [Makedonya ve Epir’deki] fakir köylerde dört Cami yaptıracaktır (İ Elliniki Vasiliki Kyvernisis thelei oikodomisei, idiais dapanais, Temenos en ti protevousi kai tessera alla Temeni eis ptoha horia opou yparksi aisthiti i pros touto anagki).

5. Önceki hükümlerin yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin her uyuşmazlık, düzenlenecek tahkimnameye dayanarak [tahkimname esasında] Lahey’de hakem yoluyla düzenlenecektir [çözülecektir] (Pasai ai pros tin ermineian kai efarmogin ton proigoumenon diatakseon amfisvitiseis kanonisthisontai diaititikos en Hagi dynamei synomologithisomenou synyposhetikou).

6. Ayrıca, Naip yetiştirmek üzere bir özel kuruluş da oluşturulacaktır (Thelei systithi episis eidikon kathidryma pros morfosin naipidon).

7. Başmüftü ve Müftüler ve bunların bürolarındaki görevliler/personel, diğer tüm Yunan kamu çalışanlarının sahip oldukları aynı haklara ve yükümlülüklere sahip olacaklardır (O Arhimouftis kai oi Mouftides, os kai to prosopikon ton grafeion avton, kektintai ta avta dikaiomata kai tas avtas ypohreoseis, oias oi loipoi Ellines dimosioi leitourgoi).

8. Başmüftü, seçilen Müftünün Kutsal Kanun’ca talep edilen nitelikleri taşıyıp taşımadığını her zaman araştırır (O Arhimouftis ekseleghei, an o eklegeis Mouftis synenoi panta ta ypo tou İerou Nomou apaitoumena prosonta).

9. Müftülerin, Yunan Kraliyet Anayasası’nın 88. madde hükümlerine uygun olan dışında, görevlerine son verilemez (Oi Mouftides den dynantai na pavthosin eimi symfonos pros tas diatakseis tou 88ou arthrou tou Syntagmatos tou Ellinikou Vasiliou).

10. İslam Cemaatlerinin yönetimine nezaret eden ve Vakıfları gözeten Başmüftünün başlıca görevlerinden biri, bu Cemaatlerin hesaplarının teslimini ve bunların ilgili muhasebe durumlarının [cetvellerinin] hazırlanmasını sağlamaktır (Ton Mousoulmanikon Koinotiton epitetrammenon tin diaheirisin kai epopteian ton Vakoufion, en ton kyrion tou Arhimoufti kathikonton estai i frontis peri tis paradoseos ton logariasmon ton Koinotiton touton kai peri tis paraskevis ton shetikon avtois logistikon katastaseon).

11. Zorunlu [Olması gereken] kamu çıkarı nedenleri bulunmadan ve önceden adil tazminat ödenmeden, hiçbir vakıf malı kamulaştırılamayacaktır (Ouden vakoufikon ktima dynatai n’apallotriothi eimi dia logous deontos vevaioumenis dimosias ofeleias kai meta proigoumenin dikaian apozimiosin).

12. Kamusal/Halka ait Müslüman mezarlıkları, vakıf malı olarak tanınacaktır (Ta dimosia Mousoulmanika nekrotafeia anagnoristhisontai os vakoufika ktimata).

13. İslam Cemaatleri, tüzel kişiler olarak tanınmaktadır (Ai Mousoulmanikai Koinotites anagnorizontai nomika prosopa).

14. Müftüler tarafından yayımlanan hacetler ve kararlar, Başmüftü tarafından incelenecek ve kendisi bunları Kutsal Kanun’un (Şer’i) hükümlerine uygun bulması halinde onaylayacaktır. Bu hacetlerin ve kararların, İslami vasiyetnamelerin dışındaki sorunlara ve tamamen maddi çıkarları ilgilendirenlere ilişkin olmaları halinde, Başmüftü ve davacılar Şeyhülislamlık makamına başvurabileceklerdir (Ta ypo ton Mouftidon ekdedomena hotzetia kai apofaseis thelousin eksetazesthai ypo tou Arhimoufti, ostis thelei tas epikyroi an evriski tavtois synfonous pros tas diatakseis tou İerou Nomou (Seri). Osakis ta hotzetia kai ai apofaseis avtai anaferontai eis thriskevtika zitimata , alla ton İslamikon diathikon kai ton aforonton eis apokleistikos ylika symferonta, o Arhimouftis kai oi diadikoi dynantai n’apevthynontai pros to Seih-oul-İslamaton).

15. Özel Müslüman okulları ve diğerleri arasında Selanik’teki Mithat Paşa Güzel Sanatlar ve Meslek Yüksek Okulu tanınacak ve bunların kuruluşlarından itibaren kendilerini idame ettirmek üzere sahip oldukları gelir getirici mülklerine saygı gösterilecektir (Ta idiotika mousoulmanika sholeia metaksy allon i Sholi ton Kalon Tehnon kai Epaggelmaton tou Midhat Passa en Thessalonikin anagnoristhisontai kai ta aper diathetousi prosodofora ktimata apo tis eavton systaseos pros syntirisin ton thelousin i sevasta).

16. Yukarıdaki hususlar, varolan veya öndegelen Müslümanlardan oluşan özel kişiler yada yerel komiteler tarafından kurulacak tüm Müslüman okulları hakkında geçerli olacaktır (Ta avta thelousin ishysei dia pasas tas mousoulmanikas sholas tas yparhousas i systathisomenas ypo idioton i topikon epitropon apoteloumenon ek prokriton Mousoulmanon).

17. Başmüftü, Müftüler ve Yunan Devleti’nin İlköğretim müfettişleri, okulları teftiş edebileceklerdir. Öğretim, resmi programa uygun olarak Türk dilinde yapılacak, Yunan dili öğretimi ise zorunlu olacaktır (O Arhimouftis, oi Mouftides, kai oi epitheoritai tis Dimosias Ekpaidevseos tou Ellinikou Kratous dynantai na epitheorosi ta sholeia. İ didaskalia genisetai en ti Tourkiki glossi, symfonos pros to episimon programma, i de didaskalia tis Ellinikis glossis esetai ypohreotiki)

DİM. PANAS GALİP KEMALİ

(………)
Meclis’çe oylanan ve Tarafımızdan bugün onaylanan bu kanun, Resmi Gazete’de yayımlanacak ve Devlet’in kanunu olarak uygulanacaktır (O paron nomos psifisthis ypo tis Boulis kai par’imon simeron kyrothis, dimosievthito dia tis Efimeridos tis Kyverniseos kai ektelesthito os nomos tou Kratous).

Atina’da 14 Kasım 1913 (En Athinais ti 14 Noemvriou 1913).
KONSTANTİNOS B.

Bakanlar Kurulu (To ypourgikon Symvoulion)
Elevtherios K. Venizelos
Dim. Panas
Kon. D. Raktivan
Emm. Repoulis
İ. D. Tsirimokos
Al. N. Diomidis
Andr. Mihalakopoulos
K. V. Demertzis

Tasdik edildi ve Devlet’in büyük mührü vuruldu
(Etheorithi kai etethi i megali tou Kratous sfragis).
Atina’da 14 Kasım 1913 (En Athinais ti 14 Noemvriou 1913).
Adalet Bakanı (O epi tis Dikaiosynis Ypourgos)
Kon. D. Raktivan”


Yukarıdaki hükümleri içeren “Atina Antlaşması” ve ekli “3 No’lu Protokol”, Yunanistan’ın uyması gereken başlıca yükümlülükleri içermektedir. Yunanistan, işte bu andlaşmanın ardından “Müftüler ve Başmüftü İntihabıyla İslam Cemaatlerine Ait Evkaf Varidatının Sureti İdaresine Dair Kanun”u [2345/1920 (A’148)] çıkarmıştır. Bu Kanun, kendisini önceleyen, zeminde yayılan “Londra Andlaşması”nın “ayrılmaz parçası/mütemmim cüz”ü olarak ortaya çıkan ve kendisine kaynak/dayanak oluşturan “Atina Andlaşması” ve ekli “3 No’lu Protokol”ün hükmüne ve ruhuna sadece uygun değil, tüm bunların “zorunlu” bir gereği/sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ve “hukuk”tur.


Athon’dan, İskeçe’den, Balkan’dan Atina’ya … (I)
(BİTTİ)

Gönderen : Halim ÇAVUŞOĞLU , Tarih : 2007-09-14


Athon’dan, İskeçe’den, Balkan’dan Atina’ya… (I)

“BOĞMAKLAR”
İSKEÇE-RODOP-BALKAN
Yunan’a “SERT ÇIKIŞ” Yolu… Bulgar’a “TERS ÇIKIŞ” Kolu

Dr. Halim ÇAVUŞOĞLU

Özet
Balkanlar’da Türk varlığının ilk çekirdeğini, “Bozkır kökenli” Türk toplulukları oluşturmuştur. Bunlar, Bizans’ın sonlarına kadar Rodoplar, Koca Balkan ve Makedonya dağlarında, bozkır kültürüne özgü “savaşçı ve (sürü ve binek hayvanı besiciligi ağırlıklı) yarı-yerleşik yaşam biçimi”ni sürdüren Kuman-Kıpçak ve Peçenek Türkleri’nin asimile edilememis kesimleridir. Ve bu Türk topluluklarıyla, yine aynı dönemde ilk “barışçı” teması kuranlar da, “Anadolu kökenli” Türkmenler olmuştur. Türkmenlerin bir kısmı, Bizans tarafından getirilerek aynı bölgelere yerleştirilmiş, bir kısmı da Umur Bey ile Çaka Bey’in ordularıyla gelmiş ve aynı bölgeleri vatan tutmuştur. Kültür ve yaşam biçimindeki benzerliğin sağladiği bu temas, Kuman-Kıpçak ve Peçenekler’in, Islam’la tanısmasına yolaçmıs, ilkin bireysel ve kısmi olarak başlayan Islamlaşma, Osmanlı egemenliğiyle birlikte kitlesele dönüşmüş ve tamamlanmıştır. Içinden komutanlar ve kanun adamlariı da yetiştirmiş olan bu Türk topluluklarına, Osmanlı döneminin sonlarına doğru, diğer Müslüman Türkler tarafından “Türkbaş” ve “Boğmak” adları atfedilmiştir. Bu soydaşlarımız, (atalarına yapıdığı gibi) günümüze kadar, yasadıkları her üç (Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya) ülkede; “rencide edici iftiralar”la, “milli ve dini kimlik bunalımına”na sürükleme amaçlı propagandalarla, “psikolojik savaş”la ve hemen hiç eksik olmayan “katliamlar”la asimile edilmeye çalışılmış vede çalışılmaktadır.
Hristiyan ve Slav unsurlarca yanlış aktarılan ve bu unsurları dikkate aldıklarından Batılı araştırmacıların eserlerinde de (Torbes ve Pomak olarak) aynı isim yanlışı tekrarlanan bu iki unsurdan özellikle “Boğmaklar”, bu isimlerini, “Athon” ve “Halkidikya”daki Yunan ile “Batak”daki Bulgar ayaklanmalarını boğmuş (boğmak) olmalarına borçludur. Boğmaklar, kendilerini hedef alan asimilasyon, katliam ve tecavüzle doğrudan ilgili olarak 1878’de Karatarla’da ve 1913’te Batı Trakya’da kurulan “Türk hükümetleri”nin ortaya çıkışında önemli rol oynamıştır.
Anahtar kavramlar : Soydaşlar, Pomaklar, Boğmaklar, Rodoplar, Karatarla, Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Şahin, Ropçoz, Türk hükümetleri, Türk devletleri.




GİRİŞ
Günümüzde, Balkanlar’da varlıginı devam ettiren başlica “etnik” gruplar (Arnavutlar, Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Makedonlar, Yunanlılar ve Romlar) arasında Türkler’in özel bir konumu ve önemi bulunmaktadır. Kısaca (antik Makedonlar’a uzanan “aidiyet bilinçleri”nin derinliği dikkate alındığında, Makedonlar’dan ve olasılıkla da Arnavutlar’dan sonra) en uzun ‘biyolojik ve kültürel varlik’ ve (tüm etnik gruplardan) en uzun ‘egemenlik’ geçmişine sahip olanlar Türkler’dir. Bunları halen temsil eden iki (olasılıkla da aynı) Türk unsurdan biri “Türkbaşlar” diğeri “Boğmaklar”dır. Bunlara sırasıyla atfedilegelen “Torbeşler” ve “Pomaklar” adları yanlıştır. Sözkonusu soydaşlarımıza ilişkin tarihi gerçekler, bu adların tam da şahsımızın belirttiği gibi olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kanaatimizce, onlara ilişkin bu gerçek adlara itibar edilmesi, kendilerine karşı halen uygulanmakta olan Bulgaristan’da “Bulgarlaştırma/Slavlaştırma”, Makedonya’da “Makedonlaştırma” politikalarını, Batı Trakya’da ve Türkiye’de ise sırasıyla “Pomaklar” ve “Torbeşler” adları altında “Türk’ten başka/farklı” anlamda “etnik” unsurlar haline getirme çabalarını boşa çıkaracaktır.

İki bölümden oluşan bu makalede, günümüzde olduğu gibi Boğmaklar’ın bölgedeki diğer soydaşlarımızla içiçe gelişen tarihçeleri “MİLLİ TARİHÇEDE BOĞMAKLAR” başlığı altında adım-adım ele alınacaktır. “Athon’dan, İskeçe’den, Balkan’dan Atina’ya… (I)”de bu soydaş topluluğun izinden yürümek suretiyle Ahton ve Halkidikya’dan Batak’a, Rodoplar’daki ve Batı Trakya’daki Türk hükümetlerine işlevleri ve katkıları gösterilmeye çelışılacak, son olarak da “Londra (Barış) Andlaşması”nın (17/30 Mayıs 1913) “gereği/sonucu/ayrılmaz parçası/mütemmim cüzü” olarak imzalanan “Atina (Barış) Anlaşması (Muahedenamesi)” ve (diğerlerine ek olarak) “03 No’lu Protokol”üne yer verilecektir. Makale, ardından devam edecek “Athon’dan, İskeçe’den, Balkan’dan Lozan’a… (II)” bölümü ile son bulacaktır.
Genel sayılarla ifade etmek gerekirse, Balkanlar’da Türk varlığı, (en köklüleri Türkbaşlar ve Boğmaklar olmak üzere) 1650 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bunun ortalama 1000 yılı (378-1371) Osmanlı öncesi döneme, 550 yılı (1371-1913) Osmanlı dönemine, 100 yılı da (1913-2007) Osmanlı sonrası döneme ilişkindir.

(A) OSMANLI ÖNCESİ DÖNEM (378-1371)
Bu dönemde, bölgedeki Türk varlığı üç kesimden oluşmaktadır. Bunlar ve sırasıyla başlarına gelenler aşağıdaki gibidir :
(a) Hunlar (4. yy), Avarlar ve (henüz Slavlaşmamış) Bulgarlar (5. yy), Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kipçaklar (9.-11. yy).
Bunların büyük çoğunluğu (içeriden Slavlaşan Bulgarlar gibi); kısmen egemenlik kurma amaçlı “çatışmalar” çerçevesinde yokedilmiş, kısmen de şiddet uygulamaya dayalı “zorla-asimilasyon”, ödüllendirmeye dayalı “gönüllü-asimilasyon” ve “dış tehdit” altında engel olunamayan “içeriden-asimilasyon” çabaları çerçevesinde asimile olmuştur. Örneğin, 3 kale ve geniş araziden oluşan ödül karşılığında Peçenek lideri Kegen ve kendisine baglı 20 bin Peçenek vaftiz edilmiştir (11. yy). Yenilgiye uğrayan ve esir düşen başka bir Peçenek lideri Turak ve öndegelen 140 yardımcısı ise Istanbul’a götürülerek kendilerine sunulan (rütbe ve nişanlar karşılığında) “vaftiz” veya “ölüm” seçeneklerinden ilkini tercih etmek zorunda bırakılmıştır. Bu çerçevede, aralarındaki Slav unsurlarla birlikte Avarlar tarafindan bölgeye getirilen Bulgarlar’ın son “Han”ı Bogoris de, bir yandan toplumunun içeriden Slavlaşması ve Hristiyanlaşması, öte yandan Hristiyan denizi ortasındaki devletinin dışarıdan yıkılma tehdidi altında bulunması karşısında 864’te Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalarak Mihail adını almış ve “Han” ünvanını terkederek Slavlar’daki “Knez” (Knaz) ünvanını benimsemiştir. Hiç kuşkusuz, artık bambaşka bir niteliğe kavuşan, ancak kendilerine yine de “Bulgar” diyen günümüzdeki millete, “Bulgar” adınınn ilk ve asıl sahibi Türk atalarından geriye, Preslav, Pliska ve Madara’daki şehir ve saray kalıntılarıyla, Orhun yazıtlarında da yeraldığı biçimiyle “bulgamak=karışmak” [“bul(g)amaç/bulamaç” da buradan gelir] “BULGAR” adı ve Bulgar Türkçesi’nden sınırlı sayıda dil yadigarı kalmıştır.
Sözkonusu toplulukların yukarıdakiler dışındaki kısmı ise, kanlı çatışmalardan sonra genellikle Rodoplar, Koca Balkan ve Makedonya gibi güvenli dağlık bölgelere sığınmıştır. Ancak ağırlıklı olarak, yaşam biçimlerine uygun olan bu türden bölgelere (her Imparatorluk’ta gözlendigi gibi “ekonomik”, özellikle de gerektiginde “askeri” amaçlarla kullanılmak üzere), bizzat Bizans tarafından yerleştirilmiştir. Örneğin Niş ile Sofya arasına PEÇENEKLER (11. y.y), Vardar ve Ege Makedonyası topraklarına UZLAR (11.yy), Makedonya, Filibe, Ropçoz ve Bosna’ya PEÇENEKLER (11. yy), Trakya ve Makedonya’ya PEÇENEKLER (12. yy) Bizans tarafindan yerleştirilmiştir. Bununla birlikte bu grupların da sadece çok küçük kesimleri ancak, (Rodoplar, Koca Balkan, Makedonya gibi) dağlar sayesinde yabancı gruplardan ve kültürlerinden, diger bir ifadeyle onlarla çatışma, kültürleşme gibi değişmeye yolaçabilen ilişki örüntülerinden olabildiğince uzak (“tecrit” edilmiş halde) kalabildiklerinden, varlıklarını ve taşıyıcısı oldukları bozkır kültürüyle uyumlu sosyo-kültürel yapılarını (bu çerçevede Bozkır dönemi Türk dinini) Osmanlı dönemi başlayana kadar sürdürebilmiştir. Nitekim Makedonyalı araştırmacı Sait Mustafa’ya göre de, en son 1238’de 40 bin KUMAN ailesinin zorla vaftiz edilmesi sırasında bunu reddeden gruplar, Bosna, Hırvatistan ve Balkan yarımadasının diger bölgelerine sığınmıştır.
(b) Çeşitli dönemlerde Bizans tarafından benzer bölgelere ve özellikle Selanik çevresine yerleştirilmiş VARDAR (Vardariotlar) ve KONYAR Türk topluluklarıdır.
(c)Bizans’ın sonuna doğru Aydın’daki Umur Bey ve İzmir’deki Çaka Bey tarafından diğer bölgelerin yanısıra, aynı bölgelere yerleştirilmiş olan (Müslüman) TÜRKMEN (Rumeli’de YÖRÜK/YÜRÜK de denen) topluluklarıdır. Sadece adı geçen iki bey’in, bölgeye ilk çıkış yılları olan 1065 ile 1340’li yıllar arasında Anadolu’dan enaz 200 bin TÜRKMEN’in Batı Trakya, Rodoplar ve Makedonya topraklarına yerleşmesini sağladığı bilinmektedir. Dolayısıyla, Osmanlı öncesi dönemin sonuna doğru, bozkır kültürüne özgü “savaşçı ve (sürü ve binek hayvanı besiciligi ağırlıklı) yarı-göçebe yaşam biçimi” başta olmak üzere, pek çok kültür unsuru arasındaki benzerlik/yakınlık; “tecrit” edilmiş haldeki bu Orta Asyalı (ve henüz Bozkır dinine mensup) gruplarla ilk barışçı “temas”ı ve buna uygun ilişki örüntülerini) kurabilenlerin, bölgedeki ikinci ve üçüncü Türk kesimlerini oluşturan TÜRKMEN grupları olmasını sağlamıştır.

(B) OSMANLI DÖNEMI (1371-1913)
Bu dönemde, bölgede bulunan TÜRKMENLER’in (Bizans’ın sonuna doğru) kurmuş oldukları ilk “temas”ın (ve buna uygun ilişki örüntülerinin) ardından, bunlara Anadolu’dan yeni getirilerek/gelerek eklemlenen TÜRKMEN grupları aracılığıyla, Orta Asya’lı (Müslüman olmayan) küçük Türk gruplarının Müslüman olmaları saglanmıştır. Sait Mustafa, Osmanlılar’ın örneğin Makedonya topraklarına ayak basmasından sonra Islam dinini kabul eden PEÇENEKLER’in bir kısmının Megleno bölgesindekiler olduğunu belirtmektedir. Bunlar, Osmanlı’nın parçalanma döneminde ve özellikle de Osmanlı sonrasında, günümüze dek uzayan süreçte sırasıyla Sırplaştırma-Bulgarlaştırma-Sırplaştırma-Makedonlaştırma politikalarıyla karşılaşan, nadiren “Çitaklar”, “Poturlar” ve “Kurkiler” olarak adlandırılan (bazılarınca Makedonya’nın Pomakları (doğrusu Boğmakları) olarak da ifade edilen) Torbeşler (doğrusu Türkbaşlar)’dır. Andrews, “Çitak(lar)” olarak belirttiği Makedonya’daki bu Türk kesiminin, kendilerini genellikle Türk saydıklarını ve bu insanlara (“Çitak” hariç !) “Torbes” (Torbesi), “Potur” (Poturi) ve “Kurki” adlarının (Müslüman degil) Hristiyan komşuları tarafından atfedildiğini kaydetmektedir. Benzer politikalarla karşılaşan bir diğer Türk unsuru da, Türkbaşlar’la aynı unsur olduğunu düşündüğümüz, bu makalenin konusunu oluşturan Boğmaklar’dır. Çünkü bu iki unsura sözkonusu adların atfedilmediği döneme ilişkin bilgiler, yaşadıkları bölgelerin neredeyse aynı olduğunu göstermektedir. Kısaca, Osmanlı sonrası dönemde başlayıp neredeyse günümüze kadar uzayan süreçte (tıpkı Türkbaşlar gibi) Bulgaristan’da ve Yunanistan’da, Türk “etnik” gruplarının Anadolu (Türkmen) kökenli kesimleriyle biyolojik ve kültürel bütünleşme sürecini devam ettirdiği bir sırada, bunu önlemek ve kendilerine katmak amacıyla, “tecrit”, şiddete dayalı “zorla” ve ödüllendirmeye dayalı “gönüllü” “asimilasyon”, zaman-zaman da “çatışma” ve “katliam” gibi ilişki örüntüleri başta olmak üzere çesitli politikalarla Hristiyanlaştırılarak Bulgarlaştırılmaya ve Yunanlılaştırılmaya çalışılan bir diğer bozkır dönemi Türk toplulukları kökenli soydaşlarımız olan Boğmaklar’dır.
Boğmaklar, bölgedeki diğer Türk unsurla birlikte, Ruslar’ın ve Bulgarlar’ın asimilasyon, cinayet ve tecavüzlerine karşı silaha sarılmış, yeraldıkları “karşı ihtilal” çerçevesinde 1878’de bölgede kurulan ilk “RODOP TÜRK HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin ortaya çıkışını sağlamıştır. Aynı katkıyı, silahlı unsurlarıyla birlikte, 1913’te Batı Trakya’da ilkin muvakkat/geçici olarak beliren, sonra “GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLESİ”ne dönüşen “milli” olguda da göstermekten kaçınmamıştır.

(C) OSMANLI SONRASI DÖNEM (1913-2007)
Hemen belirtelim, Boğmaklar bakımından Osmanlı sonrası dönem hiç kuşkusuz günümüze kadar olan dönemdir. Ancak bu makalede, sözkonusu dönemin sadece Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923’e kadar olan kesiti ele alınacaktır.
Özetle belirtmek gerekirse, Osmanlı sonrası dönemde, Boğmaklar Batı Trakya’da II. Dünya Savaşı yıllarında, işgalci Bulgarlar tarafından (hiçbir zaman değişmeyen “insan” haklarına aykırıdan öte “insanlık suçu” politikaları olarak) yine zorla Hristiyanlaştırılmış ve Bulgarlaştırılmıştır. Batı Trakya’da ikinci bir “insanlık suçu” uygulama ise Yunanlılar’ın yürülüğe koyduğu ve AB’nin de karşısında uzun yıllar “3 maymun”u oynadığı “YASAK BÖLGE” olmuştur. Yaklaşık yarım yüzyıl devam eden bu uygulama çerçevesinde Boğmaklar, dolaşım özgürlükleri kısıtlanarak diğer soydaşlarından “tecrit” edilmiş, orta vadede hakim olacağı hesaplanan “yabancılaşma” çerçevesinde yürütülen “yoğun propaganda” ve “psikolojik savaş” yöntemiyle asimile edilmeye çalışılmıştır. Bulgaristan’da ise 1971’de ordu ve tanklar eşliğinde vatanları Rodoplar’a saldıran Bulgarlar, bol katliam eşliğinde yine “zorla” asimilasyona başvurmuş, boyun eğmektense ölmeyi tercih eden yüzlerce Boğmak’ın cesedi, Arda nehrinde kimsesiz ve sahipsiz olarak sürüklenip gitmiştir. Yunanistan’ın en son Türkiye’deki gelişmelerden de cesaret almak suretiyle izlemeye başladığı politika, soydaşlarımızı 3 etnik unsura bölmektir. Bu amaçla bir avuç gafil soydaşımıza “Türk’ten başka/farklı” anlamda “Pomak” derneği kurdurmuştur. Yunanistan’ın hedefi, azınlıkta yerleşecek ve pekişecek “Pomak” ve “Çingene” kimliklerine paralel olarak, o da ancak iş-işten geçtikten sonra “Türk” derneği kurulmasına veya kapatmış olduklarının açılmasına da izin vermektir. Böylece, zamanla “Türk’e karşıt” anlamda “etnik” yapılanmaya kavuşacaklarını umduğu ilk iki unsurun, içişlerini ilgilendirdiği iddiasıyla, Türkiye’nin Lozan dahil andlaşmalardan ve “anavatan” statüsünden kaynaklanan en küçük müdahale hakkına dahi nokta koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, (Türkbaşlar) gibi bu soydaşlarımız hakkında da doğru isim “Boğmaklar”a itibar edilmesi, Yunanistan ve Bulgaristan’a ek olarak Türkiye’deki çabaları da boşa çıkartacak ve özellikle de günümüzde unutulan ve unutturulmaya çalışılan “soydaş” ve “soydaşlarımız” kavramları gibi, Türkiye’nin bu kişi ve topluluklar karşısındaki “anavatan” statüsünün ve işlevlerinin de yetkililere hatırlatılmasını sağlayacaktır. Ben bugünden itibaren, aralarından fazlasıyla akrabaya, dost ve dava müttefikine sahip olduğum bu iki soydaş kesimine sadece Türkbaşlar ve Boğmaklar olarak yer vereceğim.





“MİLLİ” TARİHÇEDE “BOĞMAKLAR”


1821
Yunanlılar’ın “MORA” ayaklanması başladı. Mora’daki gibi, Adalara (örneğin Onikiadalar’a) da sıçrayan ayaklanma, Osmanlı donanmasıyla gönderilen kuvvetlerce bastırıldı.

Bu arada, “ATHON” ve “HALKİDİKYA”da patlayan iki önemli Yunan ayaklanması da anında boğuldu. Bu son ikisi özelikle (Bizans’ın sonlarında ve Osmanlı döneminde) İslamlaşan Kuman-Kıpçak ve Peçenekler’in torunlarınca bastırıldı.

A. Boue’nin 1839’da ve G. Jiricek’in 1891’de aktardıklarına göre bunlar, “POMAKLAR”dı. Bize göre de günümüzde yanlış olarak (“BOĞMAKLAR” yerine) bu şekilde aktarılan soydaşlarımızın dedeleriydi/atalarıydı. Çünklü, bu insanlara sözkonusu iki ayaklanmanın bastırılmasından önce henüz bir “özel” ad [“POMAK” veya “BOĞMAK”] atfedilmiyordu. Onlar henüz, özellikle (Bizans’ın sonlarında ve Osmanlı döneminde) İslamlaşan Kuman-Kıpçak ve Peçenekler’in torunlarıydı. Kendilerine atfedilen ad, 1821 sürecinde tam da bu Yunan ayaklanmalarını boğmalarına bağlı olarak belirginleşmeye başlayacak ve ardından 1876 Bulgar “BATAK” ayaklanmasını da boğmalarıyla birlikte kendiliğinden yerini alacaktır. Ortada değil mi ? Açıkça, diğer Müslüman Türkler’in atfettiği “BOĞMAK”. Bulgarlar gibi diğer Hristiyan Slavlar bunu ya (benzer şekilde telaffuz edilen kendi kavramları gibi) “POMAK” olarak algılayacak ve böyle kullanacak veya bu insanlara bizzat kendileri (ayaklanmaların bastırılmasındaki katkıları nedeniyle Osmanlı’ya yardımcı anlamına gelmek üzere) “POMAK” diyecektir. G. Jiricek’e göre; 1821 Yunan isyanı süresince Rodoplar’ın bu dağlı halkı, ATHON ve HALKİDİKYA ayaklanmalarının boğulmasında TÜRKLER’e YARDIM ETTİLER…

1876
Bulgarlar’ın, “BATAK” ayaklanması, (Bizans’ın sonlarında ve Osmanlı döneminde) İslamlaşan Kuman-Kıpçak ve Peçenekler’in torunlarınca bastırıldı. Osmanlı’da, sivil halkın böyle bir teşebbüsü “ÖRNEKOLAY”dır. Ve bu, onlara ait ilk değil, ikinci “ÖRNEKOLAY”dır. İlki, yukarıda belirttiğimiz 1821 Yunan ihtilali sürecinde “ATHON” ve “HALKİDİKYA”daki ayaklanmaların bastırılmasıdır. Kanaatimizce, işte tam da bu iki “ÖRNEKOLAY” ile kendilerine bu dönemlerde atfedilmeye, duyulmaya ve tutunmaya başlamış olan ad arasında doğrudan “bağımlılık” (neden-sonuç) ilişkisi vardır. Sözkonusu Kuman-Kıpçak ve Peçenek torunlarına atfedilen ad/sıfat konusunda, şu iki durumdan biri geçerli olmalıdır :

(a) Ya bölgede henüz boy, sülale, kabile adları taşıyan diğer TÜRKLER/Müslümanlar tarafından ; (Yunan ve Bulgar ayaklanmalarını adeta boğduklarından) “BOĞMAK” adı atfedilmiştir. Ve Bulgarlar bu adın, neredeyse tamamen aynı şekilde telaffuz edildiğinden ve kulağa da öyle geldiğinden, ayaklanmaların bastırılmasında “Osmanlı’nın yardımcısı/Osmanlı’ya yardımcı” anlamında kullanıldığını düşünerek (“Boğmak”-“B/Po(ğ)mak”-“Poomak”) “Pomak” olarak algılamışlar ve “POMAK” olarak ifade etmişlerdir.

(b) Yada BULGARLAR/ve diğer Hristiyan Slavlar tarafından ; (ayaklanmaların bastırılmasındaki yardımları nedeniyle) “Osmanlı’nın yardımcısı/Osmanlı’ya yardımcı” kastedilmek üzere, Bulgarca’da “yardımcı” anlamına gelen “POMAK”adı atfedilmiştir.

Ayaklanmaların bastırılması ve atfedilen ad, şu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır: BOĞMAKLAR, ne Bulgar nede Yunan olamaz. Ve gerek Bulgarlar, gerek Yunanlılar, bu Türk kesimi nezdinde öteden beri sadece “öteki, başkası, yabancı” değil, aynı zamanda “DÜŞMAN”dır. Ve büyük bir olasılıkla da, ayaklanmalarını boğmalarındaki amaç, (Osmanlı’ya yardım kadar) geçmişteki kötü olaylardan, özellikle Bulgarlar bakımından atalarını/kendilerini katletmiş ve zorla asimile etmiş olmalarından dolayı “İNTİKAM” almaktır. Bir “sonuç” olarak ortaya çıkan bu iki (Yunan ve Bulgar) unsura anında ve dinamik tepkiyi, başka bir “neden”e bağlamak ve açıklamak oldukça güçtür. Neden, civardaki hiçbir halk yapmazken, Yunan’ın ve Bulgar’ın üzerine Osmanlı Ordusuyla birlikte adeta atılmışlardır ? Bu, nedenleri geçmişe uzanan büyük kin ve nefretin patlaması olarak, tek kelimeyle ve sadece “İNTİKAM” olabilir.

Jireček’e göre de, bu insanlar İslamlaştıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nu “FANATİZMLE” desteklemişler ve bu İmparatorluğun egemenliğine, güçlü bir taraftar, ilkel/geleneksel yapılı, muhteşem savaşçı, güçlü bir halk olarak katkıda bulunmuşlardır. Yine ona göre, Rodoplar’ın bu dağlı halkı, 1821 Yunan İhtilali sürecinde, “ATHON” ve “HALKİDİKYA” ayaklanmalarının boğulmasında önemli katkıda/yardımda bulunmuştur.

[Dikkat ediniz, tüm Hristiyanlar açısından Osmanlı’ya “Yardımcı/Pomak”, tüm Müslümanlar açısından “Boğmak”]

Jireček ayrıca, şu bilgileri ekliyor : Pomaklar arasından yüksek mevkilere ulaşanlar olmuştur. TAHİR PAŞA (Drama ilçesinden) ve Plevne savaşında şehit olan ALİ PAŞA (Dospat’ın Husenica nahiyesinden) Rodop kökenlidirler. Lovec ve Orchanie arasındaki Pomak köyü Turski Izvor, Hersek’te ve Mısır’da ünlü olan DERVİŞ PAŞA’nın ve kardeşi FE(H)İM PAŞA’nın doğum yeri olarak bilinmektedir. Ayrıca, ünlü hukukçu CEVDET PAŞA’nın da Pomak kökenli ve Lovec’li olduğu söylenmektedir.

3 Mart 1878
Bulgar “BATAK” ayaklanmasının (1876) özellikle “BOĞMAK” tabir edilen Türkler’ce bastırılmasına rağmen, kendisi gibi bir Slav unsuru olan Bulgarlar’ın yardımına koşan Rusya’nın durdurulamayan gücü sayesinde, Osmanlı İmparatorluğu ile “Ayastefanos (Yeşilköy) Andlaşması” imzalandı. Andlaşma; doğuda Karadeniz, batıda Ustruma, kuzeyde Tuna, güneyde Ege arasında uzanan bir “Büyük Bulgaristan” öngördü. Böylece, Batı Trakya da Bulgaristan’a terkedilmiş oluyordu. Andlaşmaya göre, Hristiyan bir hükümeti ve milli milis askeri bulunacak özerk/muhtar ve Osmanlı devletine bir miktar vergi verecek olan Bulgaristan prensi, serbestçe halk tarafından seçilecek ve vazifesi, büyük devletlerin tasvibiyle, Bab-ı Ali’ce tasdik olunacaktır. Ayrıca, Bulgaristan’da artık Osmanlı askeri bulunmayacak ve Bulgar milis birliklerinin kurulmasını sağlamak üzere, Rus birlikleri iki yıl süreyle Bulgaristan’da kalacaktır.

14 Nisan 1878
Ayastefanos andlaşması üzerine, Boğmaklar da dahil olmak üzere bölgedeki Türkler, “karşı ihtilal” başlattılar. Türkler’le Kazak süvari bölükleri arasında 14 Nisan 1878’de şiddetli çarpışmalar oldu. “İhtilal”, ilk olarak Rodop balkanının kuzeyinde FİLİBE ile TATARPAZARCIĞI arasında başladı ve kısa sürede Balkan sıradağlarıyla Akdeniz arasındaki geniş sahanın birçok bölgesine yayıldı.

Bıyıklıoğlu’na göre “Mustafapaşa ile İHTİMAN ve SAMAKO(F) arası, yukarı Meriç vadisiyle bütün ARDA vadisi ve RODOP DAĞLARI kahraman TÜRK İHTİLALCİLERİNİN harekat sahası içinde idi… Rus askerleriyle, can, mal ve namuslarını korumak için silaha sarılan kahraman TÜRKLER arasında kanlı çarpışmalar olmuştu… Ayaklanan ahalinin maksatlarını anlamak ve onları yatıştırmak üzere, Rus memurlarıyla birlikte, İstanbul’dan da Seraskerkapısı (Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı) Hassa Meclisi azasından Sami Paşa ile Vasa Efendi gönderilmişlerdi. İSTANİMAKA civarında, Osmanlı ve Rus temsilcileriyle buluşup görüşen Türk Milli hareket reisleri “OSMANLI İDARESİNDEN BAŞKA BİR İDARE ALTINA GİRMEYECEKLERİNİ VE OSMANLI TOPRAĞINDA RUS ASKERİ BULUNDUKÇA SİLAHLARINI BIRAKMAYACAKLARINI” söylemişlerdi.” Yine Bıyıklıoğlu’na göre, “milli mücadeleye kadar, bütün Trakya’da HÜRRİYET ve İSTİKLAL havasının kaynağını, RODOP DAĞLARINDA, KIRCAALİ VE ROPÇOZ’DA aramak gerekir.”

16 Mayıs 1878
“İhtilal”, “RODOP TÜRK HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin (1878-1886) kurulmasıyla sonuçlandı. Yerel liderlerden Boğmak kökenli Ahmet Timirski (Timişli), Abdullah Efendi ve Kara Yusuf Çavuş, Sultanyeri kazasının Karatarla köyünde -Rodoplu 30 milletvekilinin ve yaklaşık 100 nahiye müdürünün de onayını alarak- hükümeti kurdular. İhtilal kahramanları, “Paris Andlaşması”nı imzalamış devletlerin İstanbul elçilerine verdikleri 16 Mayıs 1878 tarihli ve “hükümet-i muvakkate” mührünü taşıyan muhtırada ihtilal sebeplerini şöyle açıkladılar :

“Avrupa devletleri, geçici olarak idare etmekte olduğumuz halkın niçin silaha sarıldığını sorup araştırmak zorundadırlar. Biz, hiçbir şahsa karşı isyan etmiş değiliz. Silaha sarılmaktan MAKSADIMIZ, KENDİ MAL, CAN VE IRZIMIZI KORUMAKTAN İBARETTİR. Biz, hiçbir meşru hükümete karşı ayaklanmadık. Kendi şahsi haklarımızı korumakla, en tabii haklarımızı kullanıyoruz. Ayastefanos andlaşması, Paris andlaşmasını imzalamış olan devletlerin tasdikinden geçmedikçe hükümsüzdür. AYASTEFANOS ANDLAŞMASININ YERİNE BİR YENİSİ KONMALIDIR. Bulgarların irtikap ettikleri cinayetler, tarif olunamayacak kadar büyüktür. İleri karakollarımıza silahlı bir kuvvetin yaklaşmasını kabul edemeyiz. Bölgemizin ahalisi kamilen TÜRK VE MÜSLÜMAN olduktan başka buraya, aramıza, yüzbin müslüman göçmen de sığınmış bulunmaktadır.”

Muhtırada ayrıca “Ayastefanos andlaşmasından sonra Ruslar ve Bulgarlar memleketimizi istila ettiler. Biz ise hükümetsiz kaldık. Her ne kadar Osmanlı devleti, bizleri, Bulgaristan emaretine bırakmış ise de Avrupa devletlerinin tasdiki olmadıkça Bulgar hükümetine meşru bir hükümet gözüyle bakamayız. Ruslar ve Bulgarlar, girdikleri yerlerde, sayısız MEZALİM ve ağza alınmayacak CİNAYETLER işlediler. Mütecavizleri, geri atmak için silaha sarıldık. Eğer biz, muvakkat bir hükümet kurmamış ve bia zabıta heyeti düzenlememiş olsaydık, memleketimizde karışıklıklar çıkabilirdi. Bugün, bölgemizde, emniyet ve asayiş, Rus askerlerinin bulundukları yerlerde ise huzursuzluk ve karışıklıklar vardır… Ayastefanos andlaşmasını şiddetle protesto ederiz. Müslümanların idare ettikleri yerlerde Rus ve Bulgarlar tarafından idare olunan memleket arasındaki büyük farkı görmek üzere, kimi isterseniz gönderiniz. Meriç’in Güney-Batı tarafındaki topraklardan yeni Bulgaristan’a bir karış yer vermemenizi istirham ederiz. Çünkü idaremiz altında bulunan DÖRT MİLYON MÜSLÜMAN, işitilmemiş CİNAYETLERLE ismini kirletmiş olan ve her vakit düşmanımız bulunan bir hükümete BOYUN EĞMEKTENSE YOK OLMAYI TERCİH EDERLER.”

Bölgedeki bu ilk Türk/Soydaş hükümeti, özellikle Boğmak tabir edilen Türkler’in çabasıyla ortaya çıkmıştır. Yunanlı tarihçiler de bu gerçeği teslim etmekte, kurulan bu devletin “otonom cumhuriyet” (autonomi dimokratia) veya “bağımsız cumhuriyet” (aneksartiti dimokratia) olduğunu vurgulamaktadırlar. Örneğin “Berlin Anlaşması’yla “Şarki Rumeli”ye otonomi verilmesinden sonra, bölgedeki POMAKLAR [BOĞMAKLAR] kendilerine ait otonom cumhuriyet kurmak üzere ayaklandılar. Daha önce bunlardan çoğu 1876’da ayaklanan Bulgarlar’a karşı Türkler’e yardım etmişti. [Boğmaklar], Bulgaristan’da Bulgar kabul ediliyorlar, Yunanistan’da ise Müslüman niteleniyorlar. ” (“İ Megali Amerikaniki Egkyklopaideia”, Tomos IH’, ellin. ekdosis K. Emmanouil-D. Kitsa kai Sia, Athinai 1968, s. 579’dan aktaran Polys A. Mylonas, Oi Pomakoi Tis Thrakis, Nea Synora-A.A.Livani, Athina 1990, s. 26).

Ayrıca, “POMAKLAR [BOĞMAKLAR], Bulgaristan’ın en fanatik Müslümanları oldular. Bulgar ayaklanma hareketlerinin ve 1876 Nisan İhtilali’nin bertaraf edilmesinde Türkler’e derhal katkıda bulundular (Pomagkam=yardım ediyorum) ve Rodoplar’ın BATAN [BATAK] bölgesinde toplanmış olan binlerce Bulgar’ı boğazlamaya giriştiler. ‘Berlin Anlaşması’yla “Şarki Rumeli”ye özerklik verilince ve buna bazı POMAK [BOĞMAK] köyleri de dahil edilince ayaklandılar ve 21 köyü kapsayan bölgede bağımsız cumhuriyet (‘aneksartiti dimokratia’) kurdular. Şarki Rumeli’nin 1886’da Bulgaristan’la birleşmesinden sonra POMAKLAR’ın [BOĞMAKLAR’ın] cumhuriyeti Bulgaristan’a ilhak edildi.” (T. Vafeiadis, arthron POMAKOİ, Megali Elliniki Egkyklopaideia, Tomos K’, s. 529’dan aktaran Polys A. Mylonas, Oi Pomakoi Tis Thrakis, Nea Synora-A.A.Livani, Athina 1990, s. 28.)

Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre de “Batı Trakya’daki bu ilk “MUVAKKAT” hükümet, Türk halkı arasında bir UYANIŞ ve YENİDEN DİRİLME işareti,…Kırcaali ve Rodop ayaklanması, Türk halkının, ZULÜM ve TECAVÜZE karşı silaha sarılmasının bir neticesidir.”

13 Temmuz 1878
Balkanlar’da bir “Büyük Bulgaristan”ın varlığına kendileri de karşı olan Batılı devletlerin baskısıyla, Ayastefanos (Yeşilköy) Andlaşması iptal edildi. Yerine, yönetsel/idari bakımdan Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı özerk/muhtar “Şarki Rumeli” vilayetini kuran “Berlin Andlaşması” imzalandı.

Bu yeni andlaşma, Bulgaristan sınırlarını daraltmakla birlikte, Boğmaklar dahil bölge Türkleri’ni memnun etmedi. Çünkü, yakın gelecekte tamamen Bulgarlar’ın sahip olacağı tahmin edilebilen “Şarki Rumeli” vilayeti, kendi vatan topraklarını da kapsamaktaydı. Ve bu, şimdilik kısmen, yakın gelecekte de tamamen “Bulgar egemenliği” demekti. İşte bu nedenle, yeni Andlaşma’dan da memnun olmadılar ve yukarıda belirttiğimiz kendi kaderlerini kendileri belirleme (self-determination) hakkını kullanarak ortaya koydukları “RODOP TÜRK HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin varlığını sürdürmeye devam ettiler.

3-4-5 Ağustos 1878
Avrupalı yetkililerden oluşan bir heyet (komisyon), Kırcaali’de Türk göçmenler ve ileri gelenleriyle görüştü. Heyet ayrıca, harekat merkezi haline getirilen KARATARLA’ya gitti ve silaha sarılarak “hükümet-i muvakkate” kurmuş olan Rodop kahramanlarıyla biraraya geldi. Göçmenlerin sorunlarıyla ilgilenileceğini bildirerek, silahlı mücadeleye ve “hükümet-i muvakkate”nin varlığına son verilmesini istedi.

8 Şubat 1879
Osmanlı Devleti ile Rusya arasında “İstanbul Barış Anlaşması” imzalandı. Anlaşma, “Berlin Anlaşması”nı onaylamış oldu. Ruslar bu anlaşma sonucu Osmanlı topraklarından, “Şarki Rumeli” ile Dimetoka’dan çekildiler.

18 Eylül 1885
Bulgar milliyetçileri (nasyonalistler) “Şarki Rumeli”nin merkezinde hükümet darbesi gerçekleştirdiler. Osmanlı valileri Reşit Paşa ve Gavriil Paşa’yı katlederek bölgenin kendi egemenliklerine geçtiğini duyurdular. Bu oldu-bittiyi kabul emek zorunda kalan II. Abdulhamid, bölge Türklerinden gelen yardım çağrılarını reddettiği gibi (1878’de kurulmuş olan) “RODOP TÜRK HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin de feshedildiğini açıkladı. Bununla birlikte, hükümet, 20 Mart 1886 tarihine, bölgenin Bulgaristan tarafından ilhakına kadar varlığını sürdürecektir.

28 Mart 1913
Bulgarlar, Edirne’yi “işgal” ettiler.



17/30 Mayıs 1913
Balkan savaşlarını sona erdiren “Londra (Barış) Andlaşması” imzalandı. Bir yanda Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan krallıkları, öte yanda Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan bu Andlaşma’yla Osmanlı İmparatorluğu ; bir dizi yükümlülük üstlendi. Batı Trakya ve buradaki Türkler açısından en önemli husus, andlaşmanın 2. maddesinde yeralmaktadır. Buna göre, Osmanlı İmparatorluğu Arnavutluk hariç, Midye-Enez hattının batısındaki toprakları sözkonusu devletlere tereketti.

Osmanlı İmparatorluğu bu andlaşmayla ayrıca; Kendisi ile Müttefik devletler ve halklar arasında sürekli barış ve dostluk olmasını kabul etti (Madde 1), Arnavutluk sınırlarının ve Arnavutluk sorunuyla ilgili konuların Almanya, Avusturya, Bohemya, Macaristan, Fransa, Büyük Britanya ve İrlanda, Hindistan, İtalya ve Rusya İmparatorları/Kralları/Devlet Başkanları tarafından düzenlenmesine razı oldu (Madde 3), Girit’i Müttefik devletlere bıraktı ve üzerindeki egemenlik ve diğer haklarından vazgeçti (Madde 4), Athon (Agion Oros/Aynaroz/Kutsal Dağ) yarımadası ve Girit dışında, Ege Denizi’ndeki Osmanlı adalarının kaderinin Almanya, Avusturya, Bohemya, Macaristan, Fransa, Büyük Britanya ve İrlanda, Hindistan, İtalya ve Rusya İmparatorları, Kralları, Devlet Başkanları tarafından düzenlenmesine boyun eğdi (Madde 5).

Denebilir ki, “Londra Andlaşması”, belirtilen hükümlerden de anlaşılmış olması gerektiği gibi, “Osmanlı’nın/Türkiye’nin üstlendiği yükümlülüklere ilişkin” bir andlaşmadır. Bu andlaşmanın, Batı Trakya Türkleri’nin 1923’ten sonra başlayan “Azınlık, Vatandaş ve İnsan Hakları İçin Mücadele”si bakımından büyük önemi vardır. Şöyle açıklayalım, Batı Trakya’yı da içerecek şekilde Yunanistan’da “Başmüftülük, Müftülükler, İslam Cemaatleri ve Vakıflar Hukuku”na ilişkin olan ve Yunanistan tarafından 1990 sonlarında iptal edilen 2345/1920 sayılı Kanun’un zemininde bu Andlaşma yayılmaktadır. Şöyle ki ; Çok geçmeden, bu Andlaşmanın “gereği/sonucu/ayrılmaz parçası/mütemmim cüzü” olarak Osmanlı İmparatorluğu ile (önce Bulgaristan arasında “İstanbul (Barış) Andlaşması” (16/29 Eylül 1913), ardından da) Yunanistan arasında “Atina (Barış) Andlaşması” ve (diğerlerinin yanısıra) ekli “3 No’lu Protokol” imzalanmıştır. Bir anlamda (Bulgaristan’la imzalanan “İstanbul Andlaşması” gibi) “Atina Andlaşması” ve ekli “3 No’lu Protokol” de, “Londra Andlaşması”nın “ayrılmaz parçası/mütemmim cüz’ü” statüsündedir. Bu durum, “Atina Antlaşması” ve ekli “3 No’lu Protokol”ün, kendilerine “Londra Andlaşması” (Fransızca ve Yunanca) metninin eklenerek (tek konu/metin halinde) Yunan Resmi Gazetesi’nin aynı sayısında yayımlanmış olmasıyla da açıkça belli olmaktadır. Bu durumu destekleyen diğer bir husus da, “Atina Antlaşması”nın 15. Madde hükmüdür. Buna göre ;

“Katılımcı iki Yüksek Taraf, 30 Mayıs 1913 tarihinde Londra’da imzalanan Andlaşma’nın Bunlara [yukarıdaki maddelere/hükümlere] ilişkin hükümlerine, sözkonusu Andlaşma’nın 5. madde hükümleri dahil, sadık kalmayı yükümlenirler (Ta dyo Ypsila symvallomena Meri ypohreountai na tirisosi tas aforosas eis Avta diatakseis tis en Londino Synthikis tis 30 Maiou 1913, symperilamvanomenon ton diatakseon tou arthrou 5 tis ritheisas Synthikis)”.

Güncelliği hale devam eden “sorun” dolayısıyla söylemek gerekirse, Yunanistan, “Londra Andlaşması”nın kendi lehine (Osmanlı’nın/Türkiye’nin üstlendiği ve yerine getirdiği yükümlülüklerine ilişkin) hükümlerinden günümüze dek yararlanmaya devam ederken, bu Andlaşma’nın “gereği/sonucu/devamı/ayrılmaz parçası/mütemmim cüz” olarak ortaya çıkan “Yunanistan’ın üstlendiği yükümlülüklere ilişkin” “Atina Antlaşması”nın ve ekli “3 No’lu Protokol”ün geçersizliğini ileri süremez, yükümlülüklerinden kaçınamaz ve savsaklayamaz. Dolayısıyla bu hukuka uygun 2345/1920 sayılı Kanun’u iptal edemez. Bu Kanun, andlaşmalara dayandığından ve andlaşmaların da hükmü ve ruhuyla çelişecek Kanun çıkarılamayacağından vb işlem yapılamayacağından, 2345/1920 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldırdığını belirten yeni düzenleme, “bu hükmü” itibarıyla ilgili andlaşmaların hükmü ve ruhuyla çelişmiş olmaktadır. Özetle, ilgili konuda, ihlal de edilse, 1990’dan önceki düzenleme “hukuk”, bu hukukla çeliştiğinden 1990 sonrasındaki düzenleme “hukukdışı”dır.

15 Temmuz 1913
Osmanlı Ordusu, Bulgaristan’ın Yunanistan ve Sırbistan’a saldırmasından oluşan boşluğu değerlendirerek, bulunduğu Çatalca’dan harekete geçti ve Midye-Enez hattına (“Londra (Barış) Andlaşması”nda öngörülen sınıra) ulaştı.

19 Temmuz 1913
Osmanlı İmparatorluğu, bu defa Doğu Trakya’daki diğer bölgelerin ve Edirne’nin, Bulgar işgalinden kurtarılması harekatına hazırlandı. Harekat başlamadan 2 gün önce –bunun haklılığını/meşruluğunu kabul ettirebilmek için- “Londra Andlaşması”nın 2. madde hükmüne uygun olarak Midye-Enez hattının batısına geçilmeyeceğine ilişkin “güvence” verdi.

21 Temmuz 1913
Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Trakya’nın tamamını ve 2 gün sonra da (23 Temmuz) Edirne’yi Bulgar işgalinden kurtardı. Batı Trakya’dan, Bulgarlar’ın katliam/mezalim yaptığına ilişkin haberler alınmasına rağmen, Osmanlı ordusu 19 Temmuz’da verdiği “güvence”ye uygun olarak Meriç nehrinin batısına geçmedi. Çünkü böyle bir teşebbüs, (17/30 Mayıs 1913 tarihli) “Londra Andlaşması”nı ihlal etmek ve böylece andlaşmadaki tüm taraflara (Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan) savaş ilan etmek demekti.

23 Temmuz 1913
Edirne, Bulgar işgalinden kurtarıldı.

25/29 Temmuz 1913
Batı Trakya’dan, Bulgar çetelerinin TÜRKLER’E ZULÜM VE TECAVÜZ yapmakta olduklarına ilişkin sınırdan raporlar alınınca, Edirne’de bulunan Edirne’nin kurtarılmasından sonra Bulgar topraklarına girmiş olan Hurşit Paşa kolordusu emrindeki akıncı kuvvetlerinden 116 kişilik bir “müfreze”, kolordu kurmay başkanı Enver Bey’in emir ve talimatıyla, Edirne’den ORTAKÖY üzerine gönderildi.
Eşref Kuşçubaşı komutasındaki “müfreze”, HARMANLI ve HASKÖY’e kadar bir akın gerçekleştirdi.

10 Ağustos 1913
Bir yanda Sırbistan, Yunanistan ve Romanya, diğer yanda Bulgaristan arasında “Bükreş (Barış) Andlaşması” imzalandı. Batı Trakya, Bulgar egemenliğine teslim edildi.

Bu andlaşmayla ayrıca, Makedonya, (çoğu Türk) Müslüman, Makedon ve diğer unsurlar nüfusuyla birlikte Yunanistan’a verildi ve böylece bu ülkenin sınırları Ege Makedonyası-Batı Trakya sınırını oluşturan Mesta-Karasu nehrine dayanmış oldu. Hatırlatmak gerekirse, bundan kısa bir süre önce (1912), Ege Makedonyası’nda Sırplar tarafından yapılan sayıma göre Makedonlar’ın nüfusu 326.426, Yunanlılar’ın ise 240.019’dir. Bu andlaşmanın ardından, Ege Makedonyası’ndaki Bulgar Ordusu’nun çekilmesiyle birlikte, özellikle Kılkış (Kilkis), Gümenice (Ygoumenitsa), Demirhisar (Sidirokastro) ve Serez’den (Serres) çoğu Makedon olmak üzere binlerce kişi Bulgaristan’a göç etmek zorunda kalmıştır. Yunan kaynakları, göç edenlerin sayısını 15 bin olarak vermektedir. Bu göçün başlıca ve dehşetli nedenlerine önemli bir gösterge olarak, Ege Makedonları’nın günümüz insan hakları savunucularından ve önderlerinden, şahsen tanışma ve görüşme olanağı da bulduğumuz (1997) Hristos S. Sidiropulos’un anlattıklarıdır. Sidiropulos’un dedesi, 1913’te Ege Makedonyası’ndaki Yunan işgali sırasında, Makedon halka gözdağı vermek ve çocukların Makedon okullarına gitmelerini engellemek amacıyla, Yunanlılar tarafından dilinden asılmıştır.

Bu arada Batı Trakya ile ilgili olarak hatırlatmak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu, zaten (17/30 Mayıs 1913 tarihli) “Londra Andlaşması”nın 2. maddesiyle bu toprakları, Müttefik devletlere terketmeyi kabul etmişti. Onlar da şimdi aralarındaki bu (Bükreş) andlaşmayla Batı Trakya’yı Bulgaristan’a teslim ediyordu.

Bu andlaşmanın önemi şuradadır : Batı Trakya’ya fiilen bu tarihe kadar sahip olmayan Yunanistan, bu toprakları, üzerindeki çoğunluk Türk nüfusla birlikte Bulgaristan’a teslim etmiştir. Demek ki “Batı Trakya’yı Bulgar esaretine teslim eden Yunanistan”dır. Peki kurtarmaya çalışacak var mı ? Var. Ve hemen 5 gün sonra. Kim ? Eli-kolu bağlı olmasına rağmen, Osmanlının/Türkün elaltından desteğiyle Batı Trakya Türkleri. Demek ki, “Batı Trakya’yı Bulgar esaretinden kurtarmaya çalışan Türkler”dir.

15 Ağustos 1913
Batı Trakya’da silahlı kurtuluş mücadelesi başladı. Başka çare kalmadığı gerçeğinden hareketle, Osmanlı makamlarının (10. Kolordu Kurmay Başkanı Enver Bey gibi) bilgisi, telkini ve desteği altında Eşref Kuşçubaşı komutasındaki, yukarıda (25/29 Temmuz 1913) sözü edilen 116 kişilik “müfreze” (Eşref’ten başka, 15 subay ve 100 seçme er), Batı Trakya’ya girdi. Müfrezede yeralan subaylar ve kapdanlar şunlardı: Eşref Kuşçubaşı’nın kardeşi Hacı Sami, Kafkasyalı İbrahim Cihangiroğlu, Yüzbaşı İlyas, Üsteğmen Ömer Lütfi (Lütfi Suman), Teğmen Besim, Beşiktaşlı Kemal, (Eşref Kuşçubaşı’nın küçük kardeşi) Ahmed Kapdan, Çakır Efe, Tatar Hasan, Giritli İsmail Kapdan ve Mamaka Mustafa Kapdan.

Müfreze sırasıyla, ORTAKÖY ve PAPAZKÖY (15 Ağustos), KOŞUKAVAK (16 Ağustos), MESTANLI (18 Ağustos) ve KIRCAALİ’yi (19 Ağustos) kurtardı. Müfreze, Papazköy civarında 1200 kişilik Domuzciyef çetesi tarafından vahşice şehiy edilmiş 400 Türk’ün cesediyle karşılaştı. Müfreze, bu facianın faillerini bulup cezalandırmak üzere, kendiliğinden Koşukavak üzerine yürümeye karar verdi. Müfreze Koşukavak önünde karşılaştığı Bulgar çetesi ile çarpışmada, 83 er ve Domuzciyef’le birlikte 5 subay ve 6 kapdanı esir aldı, üst tarafını dağıttı ve yok etti. Müfreze, bu çeteden ele geçirdiği 1.200 tüfekle yerli halktan bir milli tabur kurdu ve Kamber Ağa’yı kurulan “KOŞUKAVAK HÜKÜMETİ”ne Reis atadı. Müfreze aynı şeyi diğer bölgelerde de yaptı. Kırcaali’de Talat Bey’in dayısı Emin Ağa ve Mustafa Bey’in yardımlarıyla 600 kişilik bir milli birlik daha oluşturdu ve Kırcaali (“KIRCAALİ HÜKÜMETİ”) ile Mestanlı’da (“MESTANLI HÜKÜMETİ”) da yerel hükümetler kurarak reislerini atadı.

16 Ağustos 1913
Osmanlı hükümeti, bölgedeki gelişmelerin duyulması üzerine, “Londra (Barış) Andlaşması”nın 2. maddesindeki hükme uyduğunu, Midye-Enez (Meriç) hattının batısındaki yeri almadıklarını ve almayacaklarını” bildirdi. Hükümet açıkça, oralarda birşeyler oluyorsa, içinde ben yokum demeye getirerek, üzerinde baskı uygulanmasını engellemeye çalıştı. Aksi takdirde bu, sözkonusu Andlaşma’nın ihlali demekti ki, bunun bedeli kendisine oldukça ağır ödetilirdi. Bu arada Müfreze, aynı gün KOŞUKAVAK’ı kurtarıyor ve yukarıda belirttiğimiz gibi hükümetini kuruyor ve reisini atıyordu.

18 Ağustos 1913
Batı Trakya’ya giren müfreze, MESTANLI’yı kurtardı.

19 Ağustos 1913
Müfrezenin komutanı Eşref Kuşçubaşı, Sol Cenah Erkan-ı Harbiye Reisi Kaymakam Enver Bey (Enver Paşa)’den üzücü bir telgraf aldı. Enver Bey, Koşukavak’tan daha ileri gitmesine muvafakat edilmediğini, geri çekilmek zorunda kalabileceğini bildiriyordu. Eşref Bey bunun üzerine Enver Bey’le yüzyüze görüşmek için Ortaköy’e gitti ve ona tüm Batı Trakya’yı kurtarması gerektiğini (24 Ağustos 1913) kabul ettirdi. Bu arada Babıali (Bab-ı Ali), aynı gün, Batı Trakya’da Bulgar zulüm ve tecavüzüne uğramakta olan halkı korumak için bu bölgeye bazı ufak birlikler gönderilirse, bunun Meriç’i batıya geçme anlamına alınmamasını, Avrupa merkezlerindeki elçilerine bildirdi. Enver Paşa’nın ilgili telgrafı :

Sol Cenah Daire-i Askeriyye
No. 3295
Ortaköy’de Soma Redif Taburu Kumandanlığı
vasitasiyle Koşukavak’ta Eşref Bey’e

Koşukavak’tan daha ileri gitmenize muvafakat edilmiyor. Vaziyeti hazıra icabı, belki, çekilmek icabedeceğinden harekete amade bulunmanız lazımdır.

6 Ağustos 329 (19 Ağustos 1913)
Sol Cenah Erkan-ı Harbiye Reisi
Kaymakam Enver

Bundan sonra Batı Trakya’da kurtuluş mücadelesinin 2. aşaması başladı. Harekatın bu aşamasına katılan subaylar arasında, şunlar tesbit edilebilmiştir: Trabzon Redif Tümeni Başkanı Binbaşı Süleyman Askeri Bey (Süleyman Zeynelabidin gizli ismi altında), bölüğüyle birlikte Yüzbaşı İlyas ve Üsteğmen Ömer Lütfi, Yüzbaşı Kısıklılı Cemil, Manastırlı Halim, İstihkam Yüzbaşı Akkalı Kasım, Üsteğmen İskeçeli Arif, Fuat (Balkan), Beykozlu Reşat, Şehreminli Sadık, nizamiye piyade bölüğüyle Yüzbaşı Serfçeli Ekrem, Topçu Yüzbaşı İhsan, Hüsrev Sami ve Çerkez Reşit (Çerkez Ethem’in kardeşi). Müfreze, Kırcaali’de Dimitriyef kuvvetleriyle kısa bir çatışma gerçekleştirdi.

24 Ağustos 1913
Eşref Kuşçubaşı, BATI TRAKYA sınırının kapatılmasını emretti ve altına da bir özel not düştü :

UMUM ÇETELER KUMANDANLIĞI
Aded

Ortaköy civarında çete kumandanı İlyas Beye
[General İlyas Demirsoy, o zaman Yüzbaşı]
Ortaköy hükümeti civarında ve Koşukavak caddesi üstündeki ilk köprüden i’tibaren Garbi Trakya hududu namına Kapu karakolunu tertib ederek bu köprüden mürur ve uburu kayd ve emriniz altında bulundurmanızı rica ederim. Buna ait ta’limat gönderilmek üzeredir. 11 Ağustos 329
Milli Kumandan
EŞREF
Müsveddesinin hıfzı

Enver’le bu tarihten birkaç gün sonra Ortaköy hükümetinde görüşüyorum ve avdetimin muvafık olamayacağını söyleyerek ikna’ ediyorum.
EŞREF

31 Ağustos 1913
Müfreze, Gümülcine’yi kurtardı. Gümülcine’yi, harekatın “siyasi” merkezi kabul edilen müfreze, “GARBI TRAKYA HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin kurulduğunu ve reisliğine Dersiam Hafız Salih Efendi (ve/veya Hoca Salih Efendi)’nin getirildiğini duyurdu. Hükümet şu üyelerden oluşuyordu:

Dersiam Hafız Salih Efendi
Hafız Galip Efendi
Hacı Saffet Bey
Hüseyin Paşa
Mehmet Paşa
Hacı İsa Efendi
Süleyman Askeri Bey
Hilmi Paşa ve
Kuşçubaşı Eşref Bey

Hükümet reisi, görünürde Dersiam Hafız Salih Efendi olmakla birlikte, esasen tüm yetkiler İcra Hükümeti ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Süleyman Askeri Bey’de toplanmıştı. Yetki dağılımı bakımından daha sonra Eşref Kuşçubaşı ile Hacı Sami Bey geliyordu. Eşref Bey; Umum Milli Kumandanı, Umum Çeteler Kumandanı ve Kuva-yı Milliye Umum Müfettişi gibi ünvanlara, kardeşi Hacı Sami ise Milli Müfettiş sıfatına sahipti.
Hükümet, Gümülcine halkına hitaben şu bildiriyi yayınladı :

[Mühür]
LİVA-İ GÜMÜLCİNE
HÜKÜMET-İ MUVAKKATE

Gümülcine Livası Ahali-i Mazlumesine

BULGARLARIN Türklerimize karşı göstermekte oldukları ŞENİANE MEZALİM dolayısiyle sabırlarımız tükenerek bıçakta ve kucakta bulunan ma’sum halkı kurtarmak azmiyle Garbi Trakya’yı işgale mecbur kalkdık. Fakat ahval’i hazıra-i siyasiyyemiz icabı hükümet-i Osmaniyyebizim bu harekatımızı muvafık bulmıyarak bizi men’e kalkışdı. Naçar harekete geçtik ve Gümülcine livası Türklerini tahlise geldik. Maalesef bu kerre de hükümetimizce avdetimiz kat’iyetle emr olunmaktadır. Başta Rus olmak üzere bazı tarafdarı hükümetler bizim bu hareketimizi mütareke ahkamına uygun bulmamaktadırlar. Halbuki burada BIÇAK ALTINDA CAN VERMİŞ ve vermekte olan Türklerimizin hayat ve ismetleri hiçbir tarafdan taht-ı emniyet ve kefalete bağlanmış değildir. Buna fikir yoran da bulunmamaktadır. Bu sebebden ve bundan böyle biz emirlerimizi vicdan ve ilhamlarımızı akıl ve mantık ve besalet-i şahsiyyelerimizden almak ve ona göre harekete geçmek mecburiyetinde kalmış olduk. İşte bu günden itibaren muvakkat olarak teşkil eylediğimizhükümet-i muvakkatemizi Garbi Trakya hükümet-i müstakilesi namına tahvil ile i’lanı istiklal eylediğimizi bilcümle hükümetlere ve alem-i insaniyyete i’lan eylemekle fahr-u şeref duyduğumuz i’lan olunur. Tevfik ulu Allahımızdandır.
[Mühür] (Garbi Trakya Teşkilatı Millia Kumandanlığı)

Garbi Trakya Müstakil Hükümeti
Milli Kuvvetler ve Umum Çeteler Umum Erkan-ı
Kumandanı Umum Müfettiş Harbiye Reisi
EŞREF HACI SAMİ SÜLEYMAN ASKERİ

01 Eylül 1913
Bir “zafer” ve bir “kurtuluş” daha: Vatan’ın, “Bulgar esareti” altındaki ikinci büyük kalesi İSKEÇE kurtarıldı. Bir gün önce de GÜMÜLCİNE. İki günde iki büyük “zafer” ve iki büyük “kurtuluş”. Çifte bayram. Çifte düğün. Davullu vede zurnalı. GÜMÜLCİNE ve İSKEÇE. GÜMÜLCİNE’de ve İSKEÇE’de. Hem GÜMÜLCİNE’de, hem İSKEÇE’de.
Eşref Kuşçubaşı komutasında, (15 Ağustos’ta) ‘çekirdek kuvvet’ olarak 116 kişilik “müfreze” ile “kurtuluş harekatı”nı başlatan ve yerel katılımlarla giderek ordulaşan Türk kuvvetleri, İSKEÇE’ye girdi. Böylece, GÜMÜLCİNE’den bir gün sonra, İSKEÇE’deki “esaret” de son buldu. İSKEÇE’nin dörtbir yanından, özellikle de Balkan kolundan gerçekleşen katılımlarla desteklenen Türk kuvvetleri, “Ordu”ya dönüştü. Ve bu tarihten sonra harekatın “askeri” merkezini İSKEÇE oluşturdu. GÜMÜLCİNE ise “siyasi” merkezini.

16/29 Eylül 1913
Osmanlı devleti ile Bulgaristan arasında “İstanbul (Barış) Anlaşması” imzalandı. Bu anlaşma ;

(a) “Londra (Barış) Andlaşması”nın (17/30 Mayıs 1913) ‘devamı/ayrılmaz parçası/ mütemmim cüzü’ olarak imzalandı.
[Yunanistan’la imzalanan “Atina (Barış) Anlaşması (Muahedenamesi)” ve (diğerleri yanında) “03 No’lu Protokol” (1/14 Kasım 1913) gibi.]

(b) Sırbistan, Yunanistan ve Romanya, “Londra (Barış) Andlaşması”yla Osmanlı’dan aldıkları Batı Trakya’yı ; imzaladıkları “Bükreş (Barış) Anlaşması”yla (10 Ağustos 1913) Bulgaristan’a (esarete) teslim ettikleri ve böylece Batı Trakya üzerinde kendisini söz sahibi ve muhatap kıldıkları için imzalandı.

Anlaşma, Edirne ve Kırklareli (Kırk-Kilise)’nin Osmanlı toprağı olduğunu vurguladı, Meriç’in batısında 25-30 km’lik bir şerit dışında, Batı Trakya’nın Bulgaristan’a bırakılmasını öngördü.

Anlaşma’nın Batı Trakya ile ilgili diğer hükümlerine göre :
“İlan edilecek genel af, Batı Trakya için de geçerli olacaktır. Bulgar Hükümeti tarafından yapılacak ilandan iki hafta sonra genel aftan yararlanma hakkı kalmayacaktır.” Ayrıca “Her iki tarafın elinde bulunup öbür tarafa geçecek yerler, imzadan sonraki 10 günde askerden boşaltılacak ve bundan sonraki 15 gün içinde öbür taraf memurlarına verilecektir. İmzadan sonraki üç hafta içinde, iki taraf, ordularını dağıtacaktır.”

Bu hükümlere göre, “Batı Trakya hükümeti üyeleriyle bu işte çalışanların da, giriştikleri kurtarma işinden vezgeçerek, en geç 25 Ekim 1913 gününe kadar Batı Trakya’yı Bulgarlar’a teslim etmeleri gerekiyordu.”



17 Eylül 1913
İstanbul’da yayınlanan “İkdam” (sayı 5952) gazetesinde, “Batı Trakya’lıların 30 bin muharip topladıklarına dair” haber çıktı.

21 Eylül 1913
İskeçe’nin kurtarılmasından sonra, Hükümet azasından Osman Nail Bey’in “İkdam” (sayı 5956) gazetesine demeci : “mevcut kuvvetimiz 50 bini bulmuştur. Yeter miktarda silah ve cephanemiz vardır. Yaver Paşa kolordusundan kalıp sakladığımız silah ve cephaneden faydalanıyoruz. Biz, İSTANBUL KONFERANSI (16/29 Eylül 1913) kararlarını kabul edemeyiz.”

Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre ise “Batı Trakya Hükumetinin görebildiğim bazı vesikalarına göre, bu hükümetin silah altında 29.170 kişilik bir kuvveti vardı. Bunun 10.000’i yerli erlerden, 5 bini yerli müstahfız denilen yaşlıca erlerden, 500 jandarma, 60 polisi, 110 bekçi ve hat muhafızı, 8.000 Balkan muhaciri gönüllüler ve 6.000 Osmanlı ordusundan kaçıp gelenlerden ibaretti.”

Eylül 1913 ortaları
İstanbul’dan DİMETOKA’ya Batı Trakya ordusu için 3 bin tüfek ve 500 sandık cephane (S. Aslan gizli adlı) Kurmay Sabit Bey aracılığıyla gönderildi ve ardından 2 bin tüfeğin daha yetiştirileceği haber edildi.

22-23 Eylül 1913
Türk kuvvetleri, SOFULU ve FERECİK’i kurtardı. Bulgar kuvvetleri, küçük Yunan kuvvetinin bulunduğu Dedeağaç kentine sığınmak zorunda kaldı.

25 Eylül 1913
Osmanlı hükümeti (Başkumandanlık), Batı Trakya’ya girerek “kurtuluş harekatı”nı başlatan zabit (subay) ve kapdanlara geri dönmeleri ve kurdukları “muvakkat” (geçici) hükümeti feshetmeleri çağrısında ve uyarısında bulundu. Bu çağrının kaynağı ve nedeni oldukça açıktır. (Bak. 16/29 Eylül 1913 tarihli bilgi.)

Yunanistan’ın yaptığı gibi, Osmanlı da Batı Trakya’da “Bulgar esareti”ne razı olmuştur. Ancak aradaki “büyük” farkı gözardı etmemek gerekir. Yunanistan ; antik “site” (polis) döneminde sahil şeridinde ticaret amaçlı kurabildiği 25-30’ar hanelik birkaç köy hariç, hiçbir zaman egemenliği altına girmemiş olan “ötekinin, düşmanı Osmanlı’nın/Türk’ün/Müslüman’ın bu vatanını”, (diğer vatanı Makedonya’yı kapmak uğruna) “seve-seve Bulgar esareti”ne teslim etmiştir. O da kağıt üzerinde, hiç görmemiş ve hiç yönetmemiştir ki ! Diğerleriyle birlikte “Londra (Barış) Andlaşması”yla (17/30 Mayıs 1913) sahibinden almış, “Bükreş (Barış) Anlaşması”yla (10 Ağustos 1913) da “Bulgar esareti”ne layık görmüştür. Osmanlı ise (sayfalarca yazmak gerekebilir) 1821’den itibaren her taraftan ateşe verilen ve bedeninden et koparılırcasına çekip alınan Osmanlı/Türk/Müslüman vatanlarından, en son göz dikilen Doğu Trakya’yı ve İstanbul’u kurtarmak uğruna, bu küçük güzel vatanı (belki geçici olur umuduyla) “içi kan ağlayarak Bulgar esaretine” teslim etmek zorunda kalmıştır. Zaten, kısa bir süre önce diğer nice vatanla birlikte, bu cennet vatan Batı Trakya’yı da Balkanlı müttefikler, kendisinden koparıp almışlar (Londra) ve “Bulgar esareti”ne teslim (Bükreş) etmişlerdi bile.

25 Eylül 1913
Geçici Hükümet; “GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLLESİ” (BATI TRAKYA BAĞIMSIZ HÜKÜMETİ)nin, dolayısıyla da “devletin bağımsızlığı”nın ilanına karar verdi. Karar, Osmanlı devletine (25 Eylül tarihli çağrı ve uyarıya da yanıt olarak) şu “resmi” yazıyla bilidirildi :

GARBİ TRAKYA
UMUM MİLLİ KUMANDANI
Aded
12 Eylül 1329
Bab-ı Ali’ye, Başkumandanlığa ve Onuncu Kolordu kumandan-ı sabıkımız Hurşid Paşa hazretleriyle erkan-ı harb kaymakamı
Enver Beyefendiye bir suret gönderilecektir.

(Her makamın elkabından/lakabından sonra)
Ma’lum olduğu vechile… Bizim bu ric’atımızı gören BULGAR çeteleri istedikleri yerlerden tekrar çıkarak ve harekata geçerek GARBİ TRAKYA TÜRKLERİNE taarruzlarını ve intikam alma hislerini teşdid eylediler,…Sabr ise bizde kalmadı, onların çeteleri gayr-ı mesul iseler biz de gayr-ı mesul sıfatını alabiliriz denildi. Tarafımdan en tanınmış çeteci arkadaşlarım tefrik olunarak “BİSMİLLAH” denüb GARBİ TRAKYA’DA zulm yapmakda olan BULGAR çetelerinin merkezi bulunan Koşukavak’a kadar 95 kilometrelik bir akın yürüyüşüyle ansızın hücumumuzu yaptık. Belediye reisi Vasil ile 1200 kişiden mürekkeb kaymakam Domuzciyef çetesinden bin küsur çeteci köprü başına sıkıştırılarak cümlesi tepelendiler…. Kumandanları Domuzciyef ile bir doktorları ve altı kadar çete kumandanı ile seksenüç esir elimize geçtiler…Kırca Ali’de bulunan süvari alay kumandanı bunun intikamını almak için resmi askerleriyle harekete geçti. Bu alay da ALLAHIN İNAYETİYLE tar u mar edilerek askerlik ve medeniyet kanunlarına muhalif hareketde bulunan düşman süvari alay kumandanı da DİVAN-I HARBİMİZ karariyle kurşuna dizildi….Maksadları, bir avuç kalan Türkleri de imha etmek ve POMAKLAR’ı [BOĞMAKLAR’ı] da “SİZ EVVELCE BULGAR HIRİSTİYAN İDİNİZ, YİNE ESKİ DİNİNİZE DÖNMENİZ GEREK” diye Müderris Mustafa Efendi ve emsali POMAKLARDAN [BOĞMAKLARDAN] birkaçını PARÇALAYARAK ve diğer halkı tehdid ederek mezalime devamı arzu etmektelerken bu kerre hükümet-i metbuamızdan aldığımız kat’i emirle avdetimiz taleb olunmakda ise de elli bin ma’sum nüfusu bıçakda kucakda bırakarak kan içinde yüzen bu bedbaht millete karşı kancıkçasına sırt çevirerek avdetim kabil olamayacağından rabıta-i ma’neviyyemi arz ile beraber bu günden itibaren Garbi Trakya hükümet-i muvakkatesi altındaki çalışmamızı HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLLEye tebdil ve i’lan ma’alesef rabıta-i maddiyemiz hükümet-i Osmaniyyemizden kesmiş olduğumuzu i’lana mecbur oluyoruz. Mestakarasu-dan Bahr-i Sefid sahilini ta’kiben Dede-ağaç’da içerde Enez hududuna ve diğer taraftan da Sofulu, Dimetoka civarından Ortaköy’ün köprüsüne ve Bulgar hududunun eski hududlarına ve oradan Kırca-Ali ile Aydoğmuş’dan eski hududları da ta’kiben Makas noğazı ve sabık hudud boyuncadır.

Bu günden itibaren BU HUDUDLARIMIZDAN İÇERİ VE DIŞARI PASAPORTSUZ GİRENLER VE ÇIKANLAR MES’ULDÜRLER. MERKEZİMİZ GÜMÜLCÜNE ŞEHRİDİR. Dedeağaç, İskeçe, Eğridere, Darıdere, Kırcaali, Koşukavak şehirleri ve diğer kaza ve nahiyeleri idare etmektedirler. Hükümetimiz tam teşkilatla kurulmuştur. Şimdilik muvakkat bir zaman için, can, ırz ve mal üstündeki hadiseleri cihet-i askeriyyemiz muhakeme etmiş olacaktır. Bundan gayrı ahvaldeki vukuatı Garbi Trakya adliyesi rü’yet etmektedir. Bulgarlarla vaki’ muhasamatımızın, bizzat GARBİ TRAKYA HÜKÜMETİYLE BULGAR HÜKÜMETİ ARASINDA sulh takarrürüne değin devam edeceğini de i’lana mecburuz.

Kuvvetlerimize iltihak ve hükümetimize iltica eden bazı efrad ve zabitanın iadeleri hükümet-i Osmaniyyece taleb edilmekde ise de hukuk-ı düvel kaidelerine istinaden arz olunur ki Garbi Trakya hükümetiyle Osmanlı devlet-i aliyyesinin yekdiğeriyle muahedelenmiş bu gibi iade-i mücrimin ve bahusus da siyasi mücrimler hakkında bir anlaşma bulunmadığından bu hususun da nazar-ı mütaleadan uzak bulundurulmaması istirham olunur. Olbabda.

Garbi Trakya Hükümet-i Müstakillesi
Reis namına
Mühür :
Garbi Trakya Hükümet-i Müstakillesi Riyaseti
EŞREF
10 Eylül 1329

Ba’det’tebyiz ve mutaleadan sonra mahallerine irsali zımnında
Erkan-ı Harbiyye-i Umumiyye riyasetine
Mahallerine takdim olunmak üzere dört adet tanzim olunmakla mütalea buyurulmasızımnında riyaset vekaletine

SÜLEYMAN ASKERİ
Kayd olunmuşdur.


Süleyman Askeri Bey, bu tarihten sonra “Garbi Trakya Kuvay-ı Milliye Kumandanı” sıfatıyla tüm Batı Trakya’nın savunmasından sorumlu en yüksek “Ordu” komutanı (bir anlamda Genelkurmay Başkanı) olarak görev yapmaya başladı. Eşref Kuşçubaşı da “Kuvay-ı Milliye Müfettişi” ünvanıyla, Kuvay-ı Milliye Kumandanı’nın emrine girdi.





25 Eylül 1913
Hükümet, “bağımsızlık” ilanından, dünya devletlerini de (düvel-i muazzamaya) şu “resmi” yazısıyla haberdar etti :

GARBİ TRAKYA
UMUM MİLLİ KUVVETLER
KUMANDANLIĞI
Aded 4
Fransızca olarak Süleyman askeri bey
Tarafından kaleme alınmıştır
Düvel-i muazzamaya tebliğ sureti
12 Eylül 1329
Asalet-meab sefir cenabları

BULGARLARIN Türklere ve müslüman kardeşlerimize yaptıkları mezalimi gören ve feryad ve figanlarını işidenler bulunmadı, aldıran bile olmadı. DEMET DEMET MÜSLÜMANLAR DOĞRANARAK Koşukavak’ın Papaslı köyü deresinde hala kokmakda ve taaffünden yanlarına varılamamakta olan sekiz yüzü mütecaviz boğazlanan bedbahtların kokusunu bile alan olmadı. CAN GİTTİ, IRZ GİTTİ, MAL İSE HESABDA DEĞİL. Can gitti, ırz gitti, mal ise hesabda değil. Üstelik te geri kalan İHTİYAR VE KADINLARLA ÇOCUKLARIN SÜNGÜLER ALTINDA SÜRÜLEREK, KİLİSELERE TOPLATILARAK HRİSTİYAN YAPILDIKLARINDAN da kimseler güya haber alamadı. Şenaatin her türlüsüne adeta göz yumuldu. “İKİ EL BİR BAŞ İÇİNDİR” dedik, naçar SİLAHIMIZA SARILDIK. GARBİ TRAKYA HALKINI BU MEZALİMDEN KURTARMAK İÇİN ONLARI DA SİLAHLANDIRDIK. ALLAHIMIZA DAYANARAK ve benliğimize güvenerek bu günden itibaren İSLAMI, HRİSTİYANI, TÜRKÜ, BULGARI AYNI HUKUKA malik olmak şartiyle GARBİ TRAKYA HÜKÜMET-İ MÜSTAKİLLESİNİ İ’

Gönderen : Halim ÇAVUŞOĞLU , Tarih : 2007-09-14


(Yöneticiye NOT: Üstteki uzun yazımı silebilirsiniz.)
“Pomak/Pomaklar” adını, yazılı tarihte ilk olarak kullananlar, Ami Boue (1838) ve Gersin K. Jiricek (1891)’tir. Bu ad konusunda şu bilgilerden hareket etmek sanırım açıklayıcı olacaktır. Özellikle Jiricek’in de belirttiği gibi, Rodop ve Makedonya dağlarındaki bu soydaşlarımız, 1821 Yunan İhtilali sürecinde “Athon” ve “Halkidikya”daki Yunan ayaklanmalarının, 1876’da da “Batak”daki Bulgar ayaklanmasının “boğulmasında”, Osmanlı ordusuna “yardımcı” olmuşlardır. Osmanlı’da ve bölgede sivil halkın böyle bir girişimi, “örnekolay”dır. Buna dayanarak, şu varsayımda bulunabiliriz; “Bu soydaşlarımıza atfedilen “Pomak/Pomaklar” adı ile sözkonusu ayaklanmaların “boğulmasına yardımcı” olmaları arasında anlamlı “neden-sonuç” ilişkisi olmalıdır.” Kanaatimce ;

(1) Kendilerine ilkin, henüz aile, aşiret, sülale adları taşıyan bölgedeki diğer Türkler/Müslümanlar tarafından, bu “boğmak” işlevlerine işaret etmek üzere “Boğmak/Boğmaklar” adı atfedilmiştir.

(2) Bulgarlar/Hristi